Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudumuzun her köşesiyle barışık olmak harika bir duygu, peki ama sıra o en mahrem bölgelere gelince neden bir anda sesimiz kısılıyor, hafifçe kızarıyoruz? Genital estetik dediğimiz şey aslında tam da bu sessizliği bozma çabası; yani estetik kaygılardan tutun da o yürürken veya dar bir tayt giyerken yaşanan o tarif edilemez huzursuzlukları kökten çözme işi. Bazen bir doğum sonrası değişen dokular, bazen de doğuştan gelen simetri problemleri... Yani sırf "güzel dursun" diye yapılmıyor bu işlemler, bayağı bayağı yaşam kalitesini baştan yazıyor insan.
Labioplasti diyor doktorlar mesela, hani şu iç dudakların küçültülmesi veya şekillendirilmesi olayı. Ya vallahi billahi bunu yaptıran kadınların ilk söylediği şey genelde "Keşke yıllar önce yaptırsaydım" oluyor, çünkü o kadar büyük bir özgüven yüklemesi yapıyor ki anlatamam. Sıkı bir kot pantolon giydiğinde oranın sıkışması, dikişlerin batması falan... İnanılmaz bir konforsuzluk yani, çekilecek çile değil.
Lazerle vajina sıkılaştırma mı yoksa cerrahi dokunuşlar mı? Hangisi sizin kapınızı çalacak, buna tamamen ihtiyacın kendisi karar veriyor aslında. Bazen tek bir seanslık ışın tedavisi yetip artıyor bile, bazen de ufak bir neşter dokunuşuyla her şey olması gerektiği o ilk günkü ritmine dönüyor. Zaten doktorun karşısına oturduğunuzda o size "Bak güzel kardeşim, senin olayın tam olarak şu" diye anlatıyor her şeyi.
Peki ağrı sızı çok oluyor mu, insan ertesi gün işe gidebilir mi? Valla dürüst olmak gerekirse ilk iki gün hafif bir sızlama, tatlı bir sitem oluyor dokularda ama öyle yataklara düşürecek kadar devasa bir acı beklemesin kimse. Birkaç gün dikkatli oturup kalkmak, biraz buz kompresi, bir de doktorun verdiği merhemleri aksatmamak... İnanın bana hepsi bu kadar, gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
Doku yaşlanması diyoruz ya, hani yüzümüze kremler sürüyoruz, kolajen takviyeleri havada uçuşuyor falan; e peki oradaki dokular zamanın yıpratıcılığından nasibini almıyor mu sanıyoruz? Alıyor tabii, hem de nasıl... Zamanla eski dolgunluğunu kaybeden dış dudaklara yapılan yağ enjeksiyonları veya hyaluronik asit dolguları tam da bu yüzden son dönemde kapış kapış gidiyor. Şöyle bir dönüp bakınca, aynadaki o tazelik hissi insanın bütün modunu bir anda değiştiriveriyor.
Kim ne derse desin, "Ay elalem ne der" mantığını bir kenara bırakıp kendi bedeniniz için bir adım atmak kadar özgürleştirici bir şey yok bu hayatta. Eğer zihninde sürekli "Acaba rahat eder miyim, görünüşü düzelir mi?" sorusu dönüp duruyorsa... Zaten cevabı kendi içinde çoktan vermişsin demektir, sadece o ilk adımı atacak o küçük cesarete ihtiyacın vardır belki de.
Günün sonunda olay dönüp dolaşıp tek bir yere bağlanıyor: Aynaya baktığında veya kendi başınayken ne kadar huzurlusun? Bedenin senin evin, ve o evde tadilat yaptırmak tamamen senin kararın; başkasının ne düşündüğünün inan hiç ama hiç bir önemi yok.
Labioplasti diyor doktorlar mesela, hani şu iç dudakların küçültülmesi veya şekillendirilmesi olayı. Ya vallahi billahi bunu yaptıran kadınların ilk söylediği şey genelde "Keşke yıllar önce yaptırsaydım" oluyor, çünkü o kadar büyük bir özgüven yüklemesi yapıyor ki anlatamam. Sıkı bir kot pantolon giydiğinde oranın sıkışması, dikişlerin batması falan... İnanılmaz bir konforsuzluk yani, çekilecek çile değil.
Lazerle vajina sıkılaştırma mı yoksa cerrahi dokunuşlar mı? Hangisi sizin kapınızı çalacak, buna tamamen ihtiyacın kendisi karar veriyor aslında. Bazen tek bir seanslık ışın tedavisi yetip artıyor bile, bazen de ufak bir neşter dokunuşuyla her şey olması gerektiği o ilk günkü ritmine dönüyor. Zaten doktorun karşısına oturduğunuzda o size "Bak güzel kardeşim, senin olayın tam olarak şu" diye anlatıyor her şeyi.
Peki ağrı sızı çok oluyor mu, insan ertesi gün işe gidebilir mi? Valla dürüst olmak gerekirse ilk iki gün hafif bir sızlama, tatlı bir sitem oluyor dokularda ama öyle yataklara düşürecek kadar devasa bir acı beklemesin kimse. Birkaç gün dikkatli oturup kalkmak, biraz buz kompresi, bir de doktorun verdiği merhemleri aksatmamak... İnanın bana hepsi bu kadar, gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
Doku yaşlanması diyoruz ya, hani yüzümüze kremler sürüyoruz, kolajen takviyeleri havada uçuşuyor falan; e peki oradaki dokular zamanın yıpratıcılığından nasibini almıyor mu sanıyoruz? Alıyor tabii, hem de nasıl... Zamanla eski dolgunluğunu kaybeden dış dudaklara yapılan yağ enjeksiyonları veya hyaluronik asit dolguları tam da bu yüzden son dönemde kapış kapış gidiyor. Şöyle bir dönüp bakınca, aynadaki o tazelik hissi insanın bütün modunu bir anda değiştiriveriyor.
Kim ne derse desin, "Ay elalem ne der" mantığını bir kenara bırakıp kendi bedeniniz için bir adım atmak kadar özgürleştirici bir şey yok bu hayatta. Eğer zihninde sürekli "Acaba rahat eder miyim, görünüşü düzelir mi?" sorusu dönüp duruyorsa... Zaten cevabı kendi içinde çoktan vermişsin demektir, sadece o ilk adımı atacak o küçük cesarete ihtiyacın vardır belki de.
Günün sonunda olay dönüp dolaşıp tek bir yere bağlanıyor: Aynaya baktığında veya kendi başınayken ne kadar huzurlusun? Bedenin senin evin, ve o evde tadilat yaptırmak tamamen senin kararın; başkasının ne düşündüğünün inan hiç ama hiç bir önemi yok.