Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya her sabah baktığımızda gördüğümüz o yüz, aslında sadece etten kemikten ibaret değil; yılların yorgunluğunu, kırgınlıklarını, bazen de hiç hak etmediğimiz o eski uykusuz gecelerin izlerini taşıyor. İnsan durup dururken "Ben yarın gidip burnumu yaptıracağım" demez abi, diyemez yani... Bunun arkasında hep o içimizi kemiren, gençliğimizde birinin fırlattığı acımasız bir laf ya da fotoğraf karelerinde hep saklanmaya çalışan o sol profilimiz yatar. Estetik cerrahi dediğimiz şey, aslında fiziksel bir değişimden ziyade, ruhun o hırpalanmış köşelerini usulca onarma çabasıdır. Kimlerin bu masaya yatabileceği sorusu da tam burada, insanın kendi içiyle barışma arzusunda düğümleniyor; çünkü fiziken sağlıklı olan, o ağır anestezi yükünü kaldırabilecek her beden teknik olarak hazırdır ama ya zihin? Kendini aynada hiç sevemeyen, o yabancılık hissiyle her gün uyanan o kırık dökük kalpler... İşte onlar, bu değişimin en gerçek, en hak eden sahipleridir aslında.
Vallahi billahi bazen öyle hikayelere denk geliyorum ki, insanın boğazı düğümleniyor; hani derler ya her yara izinin bir hikayesi vardır diye, aynen öyle. Ciddi bir kaza geçirmiş, çocukken geçirdiği o talihsiz yangının izini hala yüzünde taşıyan ya da doğumdan sonra aynalara küsen o gencecik annelerin gözlerindeki o çaresizliği hangi estetik dışı mucize silebilir ki? Tıbbın o soğuk, steril neşteri bazen hayat kurtarmak için değil, hayata yeniden tutunmak için iner cilde. Bu operasyonlar, sadece lüks bir tüketim nesnesi ya da şımarıklık kapısı olarak görülmemeli, bazen insanın kendine verebileceği en büyük, en şefkatli ikinci şanstır. Eğer o sarkan karın derisi ya da asimetrik duran o burun ucu, sizin insan içine karışmanıza, doya doya gülmenize engel oluyorsa... İşte o an, o ameliyat masası sizin için bir kurtuluş tahtına dönüşüverir ve bu hakkı kimse elinizden alamaz.
Gerçekçi beklentiler diyorum ya, hani o sosyal medyadaki kusursuz filtrelere aldanıp "Beni tıpatıp şu ünlüye benzetin" diye kapıları aşındıranlar var ya, ah be güzel kardeşim... Mucize dediğin şey laboratuvarda seri üretimle üretilmiyor ki. Kendi kemik yapını, cildinin o biricik dokusunu yok sayıp başkasının yüzünü kendine maske yapmaya çalışmak, baştan kaygıyı ve o derin hayal kırıklığını kabullenmek demektir. Estetik ameliyat, seni sen olmaktan çıkarmak için değil, senin en taze, en dingin ve en huzurlu versiyonunu ortaya çıkarmak için bir araçtır sadece. Hekimler de sihirbaz değil nihayetinde; onlar sadece dokuya fısıldayan, senin kendi potansiyelini en üst sınıra taşımaya çalışan birer rehber. Kendi benzersizliğini koruyarak, o küçük kusurları törpületmek isteyen, yani ne istediğini ve sınırlarını çok iyi bilen o olgun ruhlar bu yola çıkmalı.
Büyüme çağındaki o körpe çocukların, sırf akran zorbalığı yüzünden ya da popüler kültürün o acımasız dayatmalarıyla hemen bıçak altına yatmak istemesi içimi acıtıyor yalan yok. Henüz karakteri oturmamış, yüz hatları bile otuzuna gelmeden bin bir şekle girecek olan o gencecik bedenlere dokunulmamalı, beklenmeli biraz... Kemik gelişimi tamamlanmadan, o ruhsal fırtınalar durulmadan alınan kararların dönüşü o kadar zor oluyor ki sonra. İstisnalar kaideyi bozmaz elbette; kepçe kulak gibi okul çağında çocuğun psikolojisini yerle bir eden, onu hayattan koparan durumlar hariç tutulursa, yirmili yaşların o demlenmiş sularını beklemek en doğrusudur her zaman. Acele etmeyin, o beden sizinle birlikte büyüyecek, değişecek ve belki de o çok nefret ettiğiniz detay, birkaç yıl sonra karakterinizin en karakteristik, en çekici parçası olacak...
Peki ya o her canı sıkıldığında, sevgilisinden her ayrıldığında ya da işler yolunda gitmediğinde soluğu klinikte alanlar? Sanki o neşter darbesi, hayatın tüm o karmaşasını, başarısızlıklarını ve o derin yalnızlık hissini bir kerede kesip atabilecekmiş gibi... İçimizdeki o dipsiz boşluğu dış görünüşümüzü sürekli değiştirerek doldurmaya çalışmak, dipsiz bir kuyudan su çekmeye benziyor; ne yapsan eksik, ne yapsan o tatminsizlik hissi geçmeyecek. Kendini gerçekten sevmeyen bir insanı, dünyanın en kusursuz burun ameliyatı bile mutlu etmeye yetmez, yetemez çünkü o sızı içeriden geliyor. Eğer kendinizi bu kısır döngünün içinde buluyorsanız, belki de önce ruhunuzun o görünmez kırıklarını alçıya almak, oraya pansuman yapmak gerekir. Önce içeriyi iyileştirelim, sonra o dışarıdaki küçük dokunuşlar zaten üzerinizde bir pırlanta gibi parlayacaktır, bana güvenin.
Vallahi billahi bazen öyle hikayelere denk geliyorum ki, insanın boğazı düğümleniyor; hani derler ya her yara izinin bir hikayesi vardır diye, aynen öyle. Ciddi bir kaza geçirmiş, çocukken geçirdiği o talihsiz yangının izini hala yüzünde taşıyan ya da doğumdan sonra aynalara küsen o gencecik annelerin gözlerindeki o çaresizliği hangi estetik dışı mucize silebilir ki? Tıbbın o soğuk, steril neşteri bazen hayat kurtarmak için değil, hayata yeniden tutunmak için iner cilde. Bu operasyonlar, sadece lüks bir tüketim nesnesi ya da şımarıklık kapısı olarak görülmemeli, bazen insanın kendine verebileceği en büyük, en şefkatli ikinci şanstır. Eğer o sarkan karın derisi ya da asimetrik duran o burun ucu, sizin insan içine karışmanıza, doya doya gülmenize engel oluyorsa... İşte o an, o ameliyat masası sizin için bir kurtuluş tahtına dönüşüverir ve bu hakkı kimse elinizden alamaz.
Gerçekçi beklentiler diyorum ya, hani o sosyal medyadaki kusursuz filtrelere aldanıp "Beni tıpatıp şu ünlüye benzetin" diye kapıları aşındıranlar var ya, ah be güzel kardeşim... Mucize dediğin şey laboratuvarda seri üretimle üretilmiyor ki. Kendi kemik yapını, cildinin o biricik dokusunu yok sayıp başkasının yüzünü kendine maske yapmaya çalışmak, baştan kaygıyı ve o derin hayal kırıklığını kabullenmek demektir. Estetik ameliyat, seni sen olmaktan çıkarmak için değil, senin en taze, en dingin ve en huzurlu versiyonunu ortaya çıkarmak için bir araçtır sadece. Hekimler de sihirbaz değil nihayetinde; onlar sadece dokuya fısıldayan, senin kendi potansiyelini en üst sınıra taşımaya çalışan birer rehber. Kendi benzersizliğini koruyarak, o küçük kusurları törpületmek isteyen, yani ne istediğini ve sınırlarını çok iyi bilen o olgun ruhlar bu yola çıkmalı.
Büyüme çağındaki o körpe çocukların, sırf akran zorbalığı yüzünden ya da popüler kültürün o acımasız dayatmalarıyla hemen bıçak altına yatmak istemesi içimi acıtıyor yalan yok. Henüz karakteri oturmamış, yüz hatları bile otuzuna gelmeden bin bir şekle girecek olan o gencecik bedenlere dokunulmamalı, beklenmeli biraz... Kemik gelişimi tamamlanmadan, o ruhsal fırtınalar durulmadan alınan kararların dönüşü o kadar zor oluyor ki sonra. İstisnalar kaideyi bozmaz elbette; kepçe kulak gibi okul çağında çocuğun psikolojisini yerle bir eden, onu hayattan koparan durumlar hariç tutulursa, yirmili yaşların o demlenmiş sularını beklemek en doğrusudur her zaman. Acele etmeyin, o beden sizinle birlikte büyüyecek, değişecek ve belki de o çok nefret ettiğiniz detay, birkaç yıl sonra karakterinizin en karakteristik, en çekici parçası olacak...
Peki ya o her canı sıkıldığında, sevgilisinden her ayrıldığında ya da işler yolunda gitmediğinde soluğu klinikte alanlar? Sanki o neşter darbesi, hayatın tüm o karmaşasını, başarısızlıklarını ve o derin yalnızlık hissini bir kerede kesip atabilecekmiş gibi... İçimizdeki o dipsiz boşluğu dış görünüşümüzü sürekli değiştirerek doldurmaya çalışmak, dipsiz bir kuyudan su çekmeye benziyor; ne yapsan eksik, ne yapsan o tatminsizlik hissi geçmeyecek. Kendini gerçekten sevmeyen bir insanı, dünyanın en kusursuz burun ameliyatı bile mutlu etmeye yetmez, yetemez çünkü o sızı içeriden geliyor. Eğer kendinizi bu kısır döngünün içinde buluyorsanız, belki de önce ruhunuzun o görünmez kırıklarını alçıya almak, oraya pansuman yapmak gerekir. Önce içeriyi iyileştirelim, sonra o dışarıdaki küçük dokunuşlar zaten üzerinizde bir pırlanta gibi parlayacaktır, bana güvenin.