Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın köründe hastane koridorunun o kendine has, biraz ilaç biraz çamaşır suyu kokan soğuk havasını solurken bulursun ya kendini... Elinde rengi solmuş, kenarları kıvrılmış plastik bir dosya. İçinde altı ay önceki kan sayımı, geçen yıldan kalma o koca MR filmi, bir de ne idüğü belirsiz iki sayfa tahlil sonucu. Kalbin güm güm atar poliklinik kapısının önünde, "Acaba doktor bunları görünce yüzünü mü ekşitecek, yoksa işine yarayacak mı?" diye düşünmeden edemezsin. Vallahi billahi hepimizin başından geçti bu sahne, o dosyanın ağırlığı sadece kâğıttan değil yani...
Aylar önce çekilen bir akciğer filmi, bugün yaşanan bir nefes darlığına ışık tutabilir mi gerçekten? Doktorlar o sararmış kâğıtlara bakarken aslında bir zaman tüneline giriyorlar, senin vücudunun geçmişteki o sessiz tanıklarına göz gezdiriyorlar. Bazen üç sene önceki bir kolesterol değeri bile bugünkü tedavinin rotasını bir anda değiştiriveriyor işte. Tabii her tahlilin de bir ömrü var abi ya, vücut dediğin akan bir su sonuçta, sürekli değişiyor...
O gıcır gıcır hastane sistemleri, o devasa bilgisayarlar tıkır tıkır çalışıyor sanıyoruz ama... Başka bir şehirde, başka bir özel laboratuvarda yaptırdığın o tahlil bazen devlet hastanesinin ekranında bir türlü belirivermez. Sistemler birbirine küs gibi sanki, sen de elindeki o ıslak imzalı kâğıt parçasıyla kalakalırsın doktorun karşısında. "Hocam e-Nabız'da görünmüyor mu?" diye sorarsın mahcup bir edayla, doktor kafasını sallar yavaşça.
Kan dediğin şey sanki canlı bir nehir, bugün coşkun akan yarın duruluyor. O yüzden üç ay önceki demir miktarınla bugünkü halsizliğini çözmeye çalışmak biraz karanlıkta iğne aramaya benziyor. Ama bir patoloji raporu vardır mesela, ya da ne bileyim kemik yapını gösteren o eski röntgen... Onlar yıllar geçse de değerinden pek bir şey kaybetmez, adeta bir tarih kitabı gibi rafında bekler.
Yıllar önce kaybettiğim bir dostumun dosyasını taşırken hissetmiştim o çaresizliği; kucağımda koca bir klasör, içi tetkik dolu ama doktorun gözlerinde hep bir şüphe. Yanında götüreceksin o eski kâğıtları, hiçbirini evde bırakmayacaksın. Doktor "Bunlar eski" deyip kenara atsa bile, senin içini rahatlatacak olan şey o geçmişin kayıt altına alınmış olmasıdır. Ne olur ne olmaz, sen yine de o sarı zarfı çantana atıp öyle çık yola...
Geçen gün bir tanıdık anlatıyor, iki yıl önceki MR'ını götürmüş de doktor "İyi ki getirdin, değişim fark ediliyor" demiş. Bazen yenisini çekmek yerine eskiyle kıyaslamak öyle büyük bir hayat kurtarır ki, insan hayret ediyor. Yeniden o radyasyonlu cihazların içine girmekten, defalarca kolunu uzatıp kan vermekten kurtarır seni o eski küf kokulu evraklar. Güncelliğini yitirmiş sanırsın ama aslında en büyük rehberin oluverir bir anda.
İçerideki o hekimin ne düşündüğünü anlayamazsın bazen, yüzündeki o yorgun ifadeye bakıp çekinirsin. Sormaya korkarsın "Bunlar işinize yarar mı?" diye. Yarar abi, valla yarar. Sen yeter ki pes etme, o dosyayı bir kenara fırlatıp atma sakın...
Aylar önce çekilen bir akciğer filmi, bugün yaşanan bir nefes darlığına ışık tutabilir mi gerçekten? Doktorlar o sararmış kâğıtlara bakarken aslında bir zaman tüneline giriyorlar, senin vücudunun geçmişteki o sessiz tanıklarına göz gezdiriyorlar. Bazen üç sene önceki bir kolesterol değeri bile bugünkü tedavinin rotasını bir anda değiştiriveriyor işte. Tabii her tahlilin de bir ömrü var abi ya, vücut dediğin akan bir su sonuçta, sürekli değişiyor...
O gıcır gıcır hastane sistemleri, o devasa bilgisayarlar tıkır tıkır çalışıyor sanıyoruz ama... Başka bir şehirde, başka bir özel laboratuvarda yaptırdığın o tahlil bazen devlet hastanesinin ekranında bir türlü belirivermez. Sistemler birbirine küs gibi sanki, sen de elindeki o ıslak imzalı kâğıt parçasıyla kalakalırsın doktorun karşısında. "Hocam e-Nabız'da görünmüyor mu?" diye sorarsın mahcup bir edayla, doktor kafasını sallar yavaşça.
Kan dediğin şey sanki canlı bir nehir, bugün coşkun akan yarın duruluyor. O yüzden üç ay önceki demir miktarınla bugünkü halsizliğini çözmeye çalışmak biraz karanlıkta iğne aramaya benziyor. Ama bir patoloji raporu vardır mesela, ya da ne bileyim kemik yapını gösteren o eski röntgen... Onlar yıllar geçse de değerinden pek bir şey kaybetmez, adeta bir tarih kitabı gibi rafında bekler.
Yıllar önce kaybettiğim bir dostumun dosyasını taşırken hissetmiştim o çaresizliği; kucağımda koca bir klasör, içi tetkik dolu ama doktorun gözlerinde hep bir şüphe. Yanında götüreceksin o eski kâğıtları, hiçbirini evde bırakmayacaksın. Doktor "Bunlar eski" deyip kenara atsa bile, senin içini rahatlatacak olan şey o geçmişin kayıt altına alınmış olmasıdır. Ne olur ne olmaz, sen yine de o sarı zarfı çantana atıp öyle çık yola...
Geçen gün bir tanıdık anlatıyor, iki yıl önceki MR'ını götürmüş de doktor "İyi ki getirdin, değişim fark ediliyor" demiş. Bazen yenisini çekmek yerine eskiyle kıyaslamak öyle büyük bir hayat kurtarır ki, insan hayret ediyor. Yeniden o radyasyonlu cihazların içine girmekten, defalarca kolunu uzatıp kan vermekten kurtarır seni o eski küf kokulu evraklar. Güncelliğini yitirmiş sanırsın ama aslında en büyük rehberin oluverir bir anda.
İçerideki o hekimin ne düşündüğünü anlayamazsın bazen, yüzündeki o yorgun ifadeye bakıp çekinirsin. Sormaya korkarsın "Bunlar işinize yarar mı?" diye. Yarar abi, valla yarar. Sen yeter ki pes etme, o dosyayı bir kenara fırlatıp atma sakın...