Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın ilk çayıyla gelen o ani, sinsi sızı var ya... Hani bardağı yanağına dokundurduğun an şimşek çakar gibi bir şey oturur dişine, heh işte o an bir durup düşünür insan. Sıcak bir yudum alırsın, zıplatır; soğuk su içersin, bu sefer daha derin bir yerden vurur. Bazen de hiç hissettirmez kendini gün boyu, tam unuttum dersin, akşam yemeğinde hafif bir ekmek kabuğu çiğnerken yine o lanet sızı... Sanki içeride kılcal bir fay hattı kırılıyor da sesini bir tek sen duyuyorsun.
Lokmayı ısırdığın an değil de tam çeneni gevşetip dişi dişten ayırdığın o salisede gelen acı... Çok garip bir histir bu, basarken tık yok ama bırakırken adeta bir iğne batıyor diş etinin dibine. İnsan önce anlamıyor, ya çürük var galiba deyip geçiştiriyor günlerce. Vallahi billahi insanı çıldırtır bu belirsizlik, ağrının nereden geldiğini bile tam çıkaramazsın ki. Bazen üst dişin sızlar ama sen alt çenene masaj yaparsın çaresizlikten, öyle yanıltır adamı.
Aynanın karşısına geçip ışığı sonuna kadar açarsın, parmağınla kurutursun dişi, bakarsın bakarsın... Bir şey göremezsin ki gözle, öyle mikroskobik bir çizgi işte. Bazen incecik bir saç teli gibi durur orada, bazen de mine katmanının altında saklanır, hayatta göstermez kendini. Hatta diş hekimi bile ilk bakışta "burada bir şey yok" diyebilir abi, o derece gizlenmeyi sever bu meret. Işığı farklı bir açıyla vurmazsan, özel boyalarla dişi boyamazsan boyun eğer durursun o gizli sızıya.
Tatlı bir şey yediğinde gelen o ansızın kamaşma hissi, hani çikolatadan bir ısırık alırsın da dişin uyuşur sanki... Şekerli bir şey girdiğinde o incecik yarığın arasına, sinirler doğrudan temas almış gibi irkilir insan. Bak bir dene, bir gün fırçalarken fark edersin belki, diş fırçasının kılları tam o noktaya değince bir anlık elektriklenme olur. İğne ucu kadar bir boşluktan sızan hava bile içeri kadar ulaşır da... Ne bileyim, insan kendi bedenine yabancılaşır ya bazen.
Diş gıcırdatanlar çok iyi bilir bu hikayeyi, gece sen uykunun en tatlı yerindeyken çenelerin birbiriyle savaşı durur da haberin olmaz. Sabah kalkarsında yanaklarında bir yorgunluk, şakaklarında hafif bir ağırlık... İşte o baskı var ya, koskoca sağlam dişi bile zamanla çatlatır, ince ince işler minenin içine. Hani porselen bir tabağı sertçe tezgaha vurursun da görünürde kırılmaz ama içeriden çatlamıştır ya, aynen öyle işte.
Yemek yerken sürekli ağzının tek tarafını kullanmaya başladıysan dur bir düşün. Farkında olmadan sağ tarafla çiğniyorsundur her şeyi, çünkü sol tarafa bir lokma gitse hemen bir rahatsızlık hissi... Beden sen fark etmeden kendini korumaya alıyor işte, refleks olarak kaçırıyor yiyecekleri o sızlayan dişten. İnsan kendi alışkanlıklarını izleyince bile anlıyor mevzuyu, sol tarafı pas geçiyorsan haftalardır var bir hikaye orada.
Diş etin durup dururken hafifçe şişiyorsa, böyle küçük bir baloncuk gibi tomurcuklanıyorsa tam o dişin kökünün dibinde... Hani ağrı yapmaz belki ama parmağınla basınca bir huzursuzluk verir. O kılcal çatlaktan aşağı sızan bakteriler en sonunda dişin köküne kadar ulaşmıştır da haber veriyordur sana. Geç kalmadan bir görünmek lazım aslında, yoksa o minik hat büyür de... Neyse, korkutmayayım şimdi durduk yere.
Gece yatarken başını yastığa koyduğun an başlayan o zonklama ritmi... Gün içindeki koşturmacada hissetmediğin o sinsi baskı, etraf sessizleşince daha bir görünür olur, kalbinin atışıyla aynı tempoda vurur yanağına. "Sıcak bir şey içmeyeyim, soğuktan uzak durayım" diye diye kaç gün yaşanır ki? Dilin sürekli o dişe gider durur, engel olamazsın kendine, takılır kalırsın O küçük pürüzsüzlük kaybına.
Lokmayı ısırdığın an değil de tam çeneni gevşetip dişi dişten ayırdığın o salisede gelen acı... Çok garip bir histir bu, basarken tık yok ama bırakırken adeta bir iğne batıyor diş etinin dibine. İnsan önce anlamıyor, ya çürük var galiba deyip geçiştiriyor günlerce. Vallahi billahi insanı çıldırtır bu belirsizlik, ağrının nereden geldiğini bile tam çıkaramazsın ki. Bazen üst dişin sızlar ama sen alt çenene masaj yaparsın çaresizlikten, öyle yanıltır adamı.
Aynanın karşısına geçip ışığı sonuna kadar açarsın, parmağınla kurutursun dişi, bakarsın bakarsın... Bir şey göremezsin ki gözle, öyle mikroskobik bir çizgi işte. Bazen incecik bir saç teli gibi durur orada, bazen de mine katmanının altında saklanır, hayatta göstermez kendini. Hatta diş hekimi bile ilk bakışta "burada bir şey yok" diyebilir abi, o derece gizlenmeyi sever bu meret. Işığı farklı bir açıyla vurmazsan, özel boyalarla dişi boyamazsan boyun eğer durursun o gizli sızıya.
Tatlı bir şey yediğinde gelen o ansızın kamaşma hissi, hani çikolatadan bir ısırık alırsın da dişin uyuşur sanki... Şekerli bir şey girdiğinde o incecik yarığın arasına, sinirler doğrudan temas almış gibi irkilir insan. Bak bir dene, bir gün fırçalarken fark edersin belki, diş fırçasının kılları tam o noktaya değince bir anlık elektriklenme olur. İğne ucu kadar bir boşluktan sızan hava bile içeri kadar ulaşır da... Ne bileyim, insan kendi bedenine yabancılaşır ya bazen.
Diş gıcırdatanlar çok iyi bilir bu hikayeyi, gece sen uykunun en tatlı yerindeyken çenelerin birbiriyle savaşı durur da haberin olmaz. Sabah kalkarsında yanaklarında bir yorgunluk, şakaklarında hafif bir ağırlık... İşte o baskı var ya, koskoca sağlam dişi bile zamanla çatlatır, ince ince işler minenin içine. Hani porselen bir tabağı sertçe tezgaha vurursun da görünürde kırılmaz ama içeriden çatlamıştır ya, aynen öyle işte.
Yemek yerken sürekli ağzının tek tarafını kullanmaya başladıysan dur bir düşün. Farkında olmadan sağ tarafla çiğniyorsundur her şeyi, çünkü sol tarafa bir lokma gitse hemen bir rahatsızlık hissi... Beden sen fark etmeden kendini korumaya alıyor işte, refleks olarak kaçırıyor yiyecekleri o sızlayan dişten. İnsan kendi alışkanlıklarını izleyince bile anlıyor mevzuyu, sol tarafı pas geçiyorsan haftalardır var bir hikaye orada.
Diş etin durup dururken hafifçe şişiyorsa, böyle küçük bir baloncuk gibi tomurcuklanıyorsa tam o dişin kökünün dibinde... Hani ağrı yapmaz belki ama parmağınla basınca bir huzursuzluk verir. O kılcal çatlaktan aşağı sızan bakteriler en sonunda dişin köküne kadar ulaşmıştır da haber veriyordur sana. Geç kalmadan bir görünmek lazım aslında, yoksa o minik hat büyür de... Neyse, korkutmayayım şimdi durduk yere.
Gece yatarken başını yastığa koyduğun an başlayan o zonklama ritmi... Gün içindeki koşturmacada hissetmediğin o sinsi baskı, etraf sessizleşince daha bir görünür olur, kalbinin atışıyla aynı tempoda vurur yanağına. "Sıcak bir şey içmeyeyim, soğuktan uzak durayım" diye diye kaç gün yaşanır ki? Dilin sürekli o dişe gider durur, engel olamazsın kendine, takılır kalırsın O küçük pürüzsüzlük kaybına.