Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
O lanet geceleri bilirsin abi, yatakta bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durursun da o tek tekis nefes kanalı bir türlü açılmaz ya... Sol burun deliğin tıkanır, sağa dönersin bu sefer gravite sağolsun tüm o vasküler engorjman öbür tarafa kayar. Solunum yolundaki o ufak venöz sinüzoidler öyle bir doluyor, dokular öyle bir ödemleniyor ki zannedersin burnunun içinde iki tane devasa beton blok var. Ağızdan nefes almaya çalışırsın bu sefer, boğazın kurur, dilin damağına yapışır, sabaha karşı o berbat kurulukla uyanıp mukoza tahrişiyle boğuşursun. Vallahi billahi insanı çıldırtmanın en sinsi yollarından biridir şu nazal obstrüksiyon dedikleri illet.
Peki ne oluyor da o kıkırdak yapının arkasındaki mukoza bir anda pes edip şişiveriyor? Hani şu superior, medius ve inferior olarak sıraladığımız nazal konzalar var ya, işte onlar alerjenle veya bir virüsle karşılaştığı an histamin patlamasıyla damarları genişletip dokuyu sıvı ile dolduruyor. Şişen mukoza hava yolunu tamamen kapatıyor, o havalı sinus caviti'lerinin dışarıyla olan bağı kesiliyor, basınç farkından kafanın içi zonklamaya başlıyor. Aslında vücut orada mikrobu hapsetmeye, bölgesel kanlanmayı artırıp bağışıklık hücrelerini alana yığmaya çalışıyor kendi çapında. Ama gel de bunu gece saat üçte nefessizlikten gözünden yaş gelen adama anlat...
Gidip hemen o eczanelerdeki otrivine tarzı ksilometazolin içeren sempatomimetik sprey kutularına sarılmak en büyük tuzak işte. Tamam, sıkıyorsun, iki dakikaya kalmadan dekongestan etkiyle damarlar büzüşüyor, vazokonstrüksiyon gerçekleşiyor ve tünel öyle bir açılıyor ki ciğerlerine giden havayı kutuplardaki serinlik gibi hissediyorsun. Ama üç gün, beş gün derken mukoza o maddeye bağımlı hale geliyor abi. Rebound etki dediğimiz o belalı tıbbi tablo çıkıyor ortaya, yani spreyin etkisi geçince burun eskisinden daha beter tıkanıyor, rhinitis medicamentosa ile baş başa kalıyorsun. Sonra uğraş dur aylarca o dokuyu eski haline getireceğim diye...
Sıcak bir duşa girip o buharı ciğerlerine çekmek, sinus ostium'larını nemle yumuşatmak var mesela. Ya da gidip izotonik sodyum klorür solüsyonuyla, yani bildiğimiz serum fizyolojik veya deniz suyuyla o mukosiliyer klirensi harekete geçirmek... Burnun içindeki o mikroskobik tüylü hücreler var ya, hani mukusu geriye doğru süpüren silialar, işte onları nemlendirip çalışır vaziyete getirmek lazım. Hatta evde kendin kaynatıp hazırladığın ılık tuzlu suyu bir neti pot ile sağ delikten döküp soldan akıtmak... Bazen en ilkel yöntemler, o en karmaşık farmakolojik ajanlardan çok daha temiz çözüyor düğümü.
Başını yatarken biraz yüksekte tutmak, o venöz göllenmeyi kafadan aşağı doğru yönlendirmek de bir nebze rahatlatıyor insanı. Ya da odadaki nem oranını %40'ın üstüne çıkarmak, kaloriferin üstüne bir kap su koymak... Bazen sadece ortamdaki kuru havanın nazal epitel üzerindeki o yakıcı, tahriş edici baskısını kırmak bile yitiyor nefes alabilmek için. Vallahi bazen küçücük bir mentol buharı, bir okaliptüs kokusu bile trigeminal sinir uçlarını uyararak beyne "bak hava akışı var" sinyali gönderiyor ve zihnen bile olsa rahatlatıyor insanı... Nefes almak ne büyük nimetmiş, tıkanmadan anlamıyor ki bünye...
Peki ne oluyor da o kıkırdak yapının arkasındaki mukoza bir anda pes edip şişiveriyor? Hani şu superior, medius ve inferior olarak sıraladığımız nazal konzalar var ya, işte onlar alerjenle veya bir virüsle karşılaştığı an histamin patlamasıyla damarları genişletip dokuyu sıvı ile dolduruyor. Şişen mukoza hava yolunu tamamen kapatıyor, o havalı sinus caviti'lerinin dışarıyla olan bağı kesiliyor, basınç farkından kafanın içi zonklamaya başlıyor. Aslında vücut orada mikrobu hapsetmeye, bölgesel kanlanmayı artırıp bağışıklık hücrelerini alana yığmaya çalışıyor kendi çapında. Ama gel de bunu gece saat üçte nefessizlikten gözünden yaş gelen adama anlat...
Gidip hemen o eczanelerdeki otrivine tarzı ksilometazolin içeren sempatomimetik sprey kutularına sarılmak en büyük tuzak işte. Tamam, sıkıyorsun, iki dakikaya kalmadan dekongestan etkiyle damarlar büzüşüyor, vazokonstrüksiyon gerçekleşiyor ve tünel öyle bir açılıyor ki ciğerlerine giden havayı kutuplardaki serinlik gibi hissediyorsun. Ama üç gün, beş gün derken mukoza o maddeye bağımlı hale geliyor abi. Rebound etki dediğimiz o belalı tıbbi tablo çıkıyor ortaya, yani spreyin etkisi geçince burun eskisinden daha beter tıkanıyor, rhinitis medicamentosa ile baş başa kalıyorsun. Sonra uğraş dur aylarca o dokuyu eski haline getireceğim diye...
Sıcak bir duşa girip o buharı ciğerlerine çekmek, sinus ostium'larını nemle yumuşatmak var mesela. Ya da gidip izotonik sodyum klorür solüsyonuyla, yani bildiğimiz serum fizyolojik veya deniz suyuyla o mukosiliyer klirensi harekete geçirmek... Burnun içindeki o mikroskobik tüylü hücreler var ya, hani mukusu geriye doğru süpüren silialar, işte onları nemlendirip çalışır vaziyete getirmek lazım. Hatta evde kendin kaynatıp hazırladığın ılık tuzlu suyu bir neti pot ile sağ delikten döküp soldan akıtmak... Bazen en ilkel yöntemler, o en karmaşık farmakolojik ajanlardan çok daha temiz çözüyor düğümü.
Başını yatarken biraz yüksekte tutmak, o venöz göllenmeyi kafadan aşağı doğru yönlendirmek de bir nebze rahatlatıyor insanı. Ya da odadaki nem oranını %40'ın üstüne çıkarmak, kaloriferin üstüne bir kap su koymak... Bazen sadece ortamdaki kuru havanın nazal epitel üzerindeki o yakıcı, tahriş edici baskısını kırmak bile yitiyor nefes alabilmek için. Vallahi bazen küçücük bir mentol buharı, bir okaliptüs kokusu bile trigeminal sinir uçlarını uyararak beyne "bak hava akışı var" sinyali gönderiyor ve zihnen bile olsa rahatlatıyor insanı... Nefes almak ne büyük nimetmiş, tıkanmadan anlamıyor ki bünye...