Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Balkan coğrafyasından kalkan bir otobüsün ya da Üsküp’ten havalanan bir uçağın İstanbul’a getirdiği tek şey bavullar dolusu umut mu dersiniz? Vallahi değil; arkasında koca bir kültürel bagaj, yılların getirdiği bir güven arayışı ve en önemlisi de "bize en yakın kim bakar?" sorusunun cevabı gizli. Üstelik bu akış öyle bugünden yarına oluşmuş bir trend falan da değil, resmen tarihin ve coğrafyanın önümüze koyduğu yapısal bir gerçeklik. Hastanelerin kapısından giren o telaşlı gözlere bakınca anlıyorsunuz; adamlar sadece şifa aramıyor, tanıdık bir yüz, derdini anlatabileceği bir muhatap istiyorlar.
Saraybosna’dan, Filibe’den ya da Tiran’dan yola çıkan bir hastanın psikolojisini doğru analiz edemezseniz, en lüks hastane odasını da tahsis etseniz o insanı kazanamazsınız abi, bu kadar net. Tıbbi teknolojiniz dünya standartlarında olabilir, peki ya o insanların ruhuna dokunan o ince çizgiyi ne yapacaksınız? Adam kendi ülkesindeki bürokratik hantallıktan kaçıp gelmiş zaten, burada da karşısında soğuk, mekanik bir duvar görmek istemiyor haliyle. Dil bariyeri dediğimiz şey sadece kelimelerden ibaret sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz; bazen bir bakış, bazen bir hastabakıcının sıcak bir "hoş geldin" deyişi her şeyi değiştirir.
Peki, bu insanlar neden Batı Avrupa’nın o meşhur, steril kliniklerini değil de yönlerini ısrarla buraya çeviriyorlar? Şöyle düşünün; maliyet avantantajı dediğimiz olgu işin sadece görünen, vitrindeki kısmı. Asıl mesele, adamların bizim sağlık sistemimizdeki o pratik, hızlı aksiyon alma kabiliyetine hayran kalması... Randevu almak için aylarca bekletilen bir sistemden çıkıp, üç gün içinde tetkikleri tamamlanıp ameliyat masasına yatabilmenin konforunu kim istemez ki? Hız ve esneklik, işte bizim buradaki en büyük gizli silahımız. Aslında tam olarak şu: Zamanla yarışan bir hastaya dünyaları vaat etmek yerine ona zamanı geri veriyoruz bir nevi.
Sınırların ötesinden gelen bu yoğun talebin sürdürülebilir olması, kliniklerin sunduğu tedavi kalitesinden ziyade operasyon sonrası takibe ne kadar yatırım yaptığıyla doğrudan alakalı. Yani demem o ki, hastayı taburcu edip memleketine uğurlamakla iş bitmiyor, aksine her şey yeniden başlıyor... Telefonun ucunda kendi dilini konuşan bir danışman bulamayan Bosnalı bir teyzenin yaşadığı o yalnızlık hissini bir hayal edin. Güven dediğimiz o kırılgan olgu, hastaneden çıktıktan sonraki o ilk kriz anında ya perçinlenir ya da tamamen yok olur gider. Dolayısıyla, süreç yönetimini sadece hastane duvarlarıyla sınırlı tutan vizyonsuz yaklaşımların bu pazarda kalıcı olması imkansız.
Balkanlar’dan gelen hastaların profiline baktığımızda, aslında homojen bir yapıdan bahsetmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu hemen fark ediyorsunuz. Bulgaristan’dan gelen bir hastanın beklentileriyle, Arnavutluk’tan gelen birininkiler o kadar farklı ki... Birisi Avrupa Birliği standartlarının getirdiği bir kıyaslama mekanizmasıyla yaklaşırken olaya, diğeri tamamen referans ve kulaktan kulağa yayılan o kadim güven ilişkisinin peşinden gidiyor. Bu ince nüansları yakalayamayan, herkesi tek bir "yabancı hasta" potasına koyup eritmeye çalışan o ezbere stratejiler... Neyse, zaten ne demek istediğimi anladınız.
İşin kültürel kodlarını çözmeden bu insanlara entegre bir sağlık hizmeti sunabileceğinizi mi sanıyorsunuz gerçekten? Yahu adamlarda yüz yılların getirdiği ortak bir mutfak kültürü, benzer bir aile yapısı, neredeyse aynı şeylere gülüp aynı şeylere dertlenen bir ruh hali var. Bir hastaya sadece tıbbi bir vaka gibi yaklaşmak yerine, onun geldiği coğrafyanın bu sosyolojik genetiğini bilerek hareket etmek gerekiyor. Mesela hastanın baş ucunda refakatçi olarak bekleyen o koca aileyi yönetmek de bu tedavinin bir parçası, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Kültürel empati yoksa, tıbbi başarı sadece kuru bir rapordan ibaret kalır.
Saraybosna’dan, Filibe’den ya da Tiran’dan yola çıkan bir hastanın psikolojisini doğru analiz edemezseniz, en lüks hastane odasını da tahsis etseniz o insanı kazanamazsınız abi, bu kadar net. Tıbbi teknolojiniz dünya standartlarında olabilir, peki ya o insanların ruhuna dokunan o ince çizgiyi ne yapacaksınız? Adam kendi ülkesindeki bürokratik hantallıktan kaçıp gelmiş zaten, burada da karşısında soğuk, mekanik bir duvar görmek istemiyor haliyle. Dil bariyeri dediğimiz şey sadece kelimelerden ibaret sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz; bazen bir bakış, bazen bir hastabakıcının sıcak bir "hoş geldin" deyişi her şeyi değiştirir.
Peki, bu insanlar neden Batı Avrupa’nın o meşhur, steril kliniklerini değil de yönlerini ısrarla buraya çeviriyorlar? Şöyle düşünün; maliyet avantantajı dediğimiz olgu işin sadece görünen, vitrindeki kısmı. Asıl mesele, adamların bizim sağlık sistemimizdeki o pratik, hızlı aksiyon alma kabiliyetine hayran kalması... Randevu almak için aylarca bekletilen bir sistemden çıkıp, üç gün içinde tetkikleri tamamlanıp ameliyat masasına yatabilmenin konforunu kim istemez ki? Hız ve esneklik, işte bizim buradaki en büyük gizli silahımız. Aslında tam olarak şu: Zamanla yarışan bir hastaya dünyaları vaat etmek yerine ona zamanı geri veriyoruz bir nevi.
Sınırların ötesinden gelen bu yoğun talebin sürdürülebilir olması, kliniklerin sunduğu tedavi kalitesinden ziyade operasyon sonrası takibe ne kadar yatırım yaptığıyla doğrudan alakalı. Yani demem o ki, hastayı taburcu edip memleketine uğurlamakla iş bitmiyor, aksine her şey yeniden başlıyor... Telefonun ucunda kendi dilini konuşan bir danışman bulamayan Bosnalı bir teyzenin yaşadığı o yalnızlık hissini bir hayal edin. Güven dediğimiz o kırılgan olgu, hastaneden çıktıktan sonraki o ilk kriz anında ya perçinlenir ya da tamamen yok olur gider. Dolayısıyla, süreç yönetimini sadece hastane duvarlarıyla sınırlı tutan vizyonsuz yaklaşımların bu pazarda kalıcı olması imkansız.
Balkanlar’dan gelen hastaların profiline baktığımızda, aslında homojen bir yapıdan bahsetmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu hemen fark ediyorsunuz. Bulgaristan’dan gelen bir hastanın beklentileriyle, Arnavutluk’tan gelen birininkiler o kadar farklı ki... Birisi Avrupa Birliği standartlarının getirdiği bir kıyaslama mekanizmasıyla yaklaşırken olaya, diğeri tamamen referans ve kulaktan kulağa yayılan o kadim güven ilişkisinin peşinden gidiyor. Bu ince nüansları yakalayamayan, herkesi tek bir "yabancı hasta" potasına koyup eritmeye çalışan o ezbere stratejiler... Neyse, zaten ne demek istediğimi anladınız.
İşin kültürel kodlarını çözmeden bu insanlara entegre bir sağlık hizmeti sunabileceğinizi mi sanıyorsunuz gerçekten? Yahu adamlarda yüz yılların getirdiği ortak bir mutfak kültürü, benzer bir aile yapısı, neredeyse aynı şeylere gülüp aynı şeylere dertlenen bir ruh hali var. Bir hastaya sadece tıbbi bir vaka gibi yaklaşmak yerine, onun geldiği coğrafyanın bu sosyolojik genetiğini bilerek hareket etmek gerekiyor. Mesela hastanın baş ucunda refakatçi olarak bekleyen o koca aileyi yönetmek de bu tedavinin bir parçası, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Kültürel empati yoksa, tıbbi başarı sadece kuru bir rapordan ibaret kalır.