Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Saat kulesinin altındaki o simitçinin önünden geçerken çıtırdayan susam kokusuna hangimiz direnebildik ki şimdiye kadar? Vallahi billahi hepimiz o tezgaha bir şekilde mağlup oluyoruz işte. Gün ortasında gelen o ani kıyılma hissi, hani içinizin çekildiği o meşum an var ya, tam orada bir yol ayrımına geliyoruz: Ağzımıza bir iki lokma atıp yola devam mı edeceğiz, yoksa akşam sofrasına kadar diş de mi sıkacağız? Modern zamanların mutfak guruları her iki saatte bir bir şeyler atıştırmamız gerektiği yönünde vaazlar verirken, eski topraklar "Oğlum, kızım sofradan kalktıktan sonra ağzını boş tut" diyerek bambaşka bir telden çalıyor. İki arada bir derede kalmaktan yorulmadık mı artık?
Sürekli çalıştırılan bir motorun harareti yükselir derler ama glisemik indeks eğrilerimizi sabit tutma vaadiyle kandırıldık mı acaba bunca yıl? Kan şekerinin o meşhur zikzaklarını ehlileştirmek adına sürekli bir şeyler çiğnemek, pankreası durmaksızın mesaiye zorlamaktan başka ne işe yaradı ki... İnsülin mekanizması dediğin şey de bir yere kadar sabırlı sonuçta, sürekli tetikte beklemekten o da yoruldu. Yani şimdi sürekli atıştırmak metabolizmayı uçuruyor tezi ne kadar gerçekçi, oturup bir vicdan muhasebesi yapmak lazım. Her acıktığımızda dolabın kapısına yönelmek, belki de biyolojik bir ihtiyaçtan ziyade modern dünyanın getirdiği o amansız can sıkıntısının bir tezahürüdür sadece.
Açlık hissi aslında korkulacak bir canavar değil, bedenimizin kendi kendini temizleme sürecine, yani o pek havalı adıyla otofaji evresine geçiş bileti... Hücrelerin kendi çöplerini dönüştürmesine izin vermeden, hop içeriye yeni bir badem, iki kuru kayısı fırlatıyoruz hemen. Dur hele bir nefes alsın sistem, bir boşalsın o depolar... Bazen sırf alışkanlıktan, saat geldi diye uzanıyor elimiz o kaselere. Gerçekten o anda yakıta ihtiyacımız var mı, yoksa sadece ellerimiz mi boş kaldı dersiniz?
Yahu bir düşünün, dedelerimiz tarlada saban sürerken yanlarında kilitli poşetlerde çiğ kuruyemiş mi taşıyorlardı sanki? Üç ana öğün, dürüst, namuslu ve doyurucu bir şekilde yenir, konu kapanırdı eskiden. Şimdi ise bitmek bilmeyen bir çiğneme festivalinin ortasındayız ve her köşe başında "metabolizmayı canlı tutun" çığırtkanlığı yapılıyor. Ara öğün dedikleri o küçük kaçamaklar, asıl büyük öğündeki iştahımızı baltalayıp bizi sürekli bir tatminsizlik girdabına sürüklüyor olmasın sakın?
Bırakın mideniz bir guruldasın, o kadim sinyali duymaktan bu kadar ürkmeyin abi ya. Gerçek açlığın getirdiği o hafiflik hissiyle tanışmak, sürekli tok gezmenin yarattığı o ağır puslu havadan çok daha evladır bana kalırsa. Kendimizi dinlemeyi unuttuk; dışarıdan gelen beslenme direktiflerine o kadar kulak kabarttık ki, içerideki orkestranın ne çaldığını duyamaz olduk bir süredir. Eğer öğleden sonra saat dört sularında o meşhur enerji çöküşünü yaşıyorsanız, belki de sorun ara öğün yapmamanız değil, öğlen yediğiniz o ağır karbonhidrat yüklemesidir...
Kim bilir, belki de çözüm ne orada ne burada, sadece kendi biyolojik ritmimizin sesini açmaktadır...
Sürekli çalıştırılan bir motorun harareti yükselir derler ama glisemik indeks eğrilerimizi sabit tutma vaadiyle kandırıldık mı acaba bunca yıl? Kan şekerinin o meşhur zikzaklarını ehlileştirmek adına sürekli bir şeyler çiğnemek, pankreası durmaksızın mesaiye zorlamaktan başka ne işe yaradı ki... İnsülin mekanizması dediğin şey de bir yere kadar sabırlı sonuçta, sürekli tetikte beklemekten o da yoruldu. Yani şimdi sürekli atıştırmak metabolizmayı uçuruyor tezi ne kadar gerçekçi, oturup bir vicdan muhasebesi yapmak lazım. Her acıktığımızda dolabın kapısına yönelmek, belki de biyolojik bir ihtiyaçtan ziyade modern dünyanın getirdiği o amansız can sıkıntısının bir tezahürüdür sadece.
Açlık hissi aslında korkulacak bir canavar değil, bedenimizin kendi kendini temizleme sürecine, yani o pek havalı adıyla otofaji evresine geçiş bileti... Hücrelerin kendi çöplerini dönüştürmesine izin vermeden, hop içeriye yeni bir badem, iki kuru kayısı fırlatıyoruz hemen. Dur hele bir nefes alsın sistem, bir boşalsın o depolar... Bazen sırf alışkanlıktan, saat geldi diye uzanıyor elimiz o kaselere. Gerçekten o anda yakıta ihtiyacımız var mı, yoksa sadece ellerimiz mi boş kaldı dersiniz?
Yahu bir düşünün, dedelerimiz tarlada saban sürerken yanlarında kilitli poşetlerde çiğ kuruyemiş mi taşıyorlardı sanki? Üç ana öğün, dürüst, namuslu ve doyurucu bir şekilde yenir, konu kapanırdı eskiden. Şimdi ise bitmek bilmeyen bir çiğneme festivalinin ortasındayız ve her köşe başında "metabolizmayı canlı tutun" çığırtkanlığı yapılıyor. Ara öğün dedikleri o küçük kaçamaklar, asıl büyük öğündeki iştahımızı baltalayıp bizi sürekli bir tatminsizlik girdabına sürüklüyor olmasın sakın?
Bırakın mideniz bir guruldasın, o kadim sinyali duymaktan bu kadar ürkmeyin abi ya. Gerçek açlığın getirdiği o hafiflik hissiyle tanışmak, sürekli tok gezmenin yarattığı o ağır puslu havadan çok daha evladır bana kalırsa. Kendimizi dinlemeyi unuttuk; dışarıdan gelen beslenme direktiflerine o kadar kulak kabarttık ki, içerideki orkestranın ne çaldığını duyamaz olduk bir süredir. Eğer öğleden sonra saat dört sularında o meşhur enerji çöküşünü yaşıyorsanız, belki de sorun ara öğün yapmamanız değil, öğlen yediğiniz o ağır karbonhidrat yüklemesidir...
Kim bilir, belki de çözüm ne orada ne burada, sadece kendi biyolojik ritmimizin sesini açmaktadır...