Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Sabah gözümüzü açar açmaz o mutfaktan gelen tıkırtı ve kokunun peşine düşüyoruz ya, vallahi billahi modern dünyanın en tatlı bağımlılığı bu olabilir. Kupayı kavradığımızda hissettiğimiz o sıcaklık, aslında beynimizdeki adenozin reseptörlerine karşı açtığımız küçük bir savaşın ilk adımı.
Kavrulmuş çekirdeklerin kimyası öyle göründüğü gibi basit bir kafein patlamasından ibaret değil tabii. İşin içinde klorojenik asitler, trigonellin ve melanoidinler gibi ciddi bir fitokimyasal kokteyl barındırıyor bu meret. Hücre bazında tam bir kalkan görevi görüyor desek yeri; hani şu vücudu paslandıran serbest radikaller var ya, işte onların canına okuyor.
Günde kaç fincan içmeli, ne zaman durmalı dersiniz? Literatür metabolik sendrom ve tip 2 diyabet riskini azalttığını bağıra bağıra söylese de, herkesin karaciğerindeki CYP1A2 enzim hızı aynı değil ki abi. Kimisi gece yarısı espressosunu çakar mışıl mışıl uyur, kimisi öğleden sonra iki yudum alsa sabaha kadar tavanı seyreder.
Kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri ise tam bir yılan hikayesi. Kısa vadede kan basıncını zıplattığı bir gerçek, kimse aksini iddia edemez. Ama uzun vadeli epidemiyolojik verilere baktığımızda, kahve müdavimlerinin damar esnekliğinin o kadar da kötü durumda olmadığını görüyoruz. Yani kalbi yoruyor mu yoksa koruyor mu sorusunun cevabı, tamamen sizin genetik piyangonuzda ne çıktığıyla alakalı.
Şu filtre kahve kağıtlarını yabana atmayın, gerçekten diyorum. Çekirdeğin içindeki kafestol ve kahweol adlı diterpenler, o incecik kağıt filtreye takılmadığı zaman doğrudan kan lipid profilinizi yukarı çekebiliyor. Fransız presiyle yapılan yoğun aromalı kahveler damakta şölen yaratıyor yaratmasına ama kolesterolü dert edenler için biraz riskli bir patika.
Kortizol eğrisini ıskalamamak lazım, burası çok önemli. Sabah saat 08:00 - 09:00 arası vücut zaten kendi uyanma hormonunu tavan yaptırmışken üzerine bir de sert bir americano çakmak... Sistem afallıyor, kendi üreteceği enerjiyi tembelliğe vuruyor. Bırakın vücut önce kendi kendine bir ayılsın, kahve saatini biraz daha kuşluk vaktine kaydırmak en mantıklısı.
Nörodejeneratif hastalıklara karşı resmen gizli bir ajan gibi çalışıyor bu sıvı. Parkinson ve Alzheimer riskini düşürdüğüne dair o kadar çok klinik çalışma birikti ki artık şüphe etmek yersiz. Beyindeki dopaminerjik sistemi sürekli tetikte tutuyor, sinapslar arası iletişimi canlı tutuyor.
Sütsüz ve şekersiz içilen o kara suyun yağ yakımını hızlandırdığı, termojenik etkiyi artırdığı da bilinen bir gerçek. Tabii buraya hemen kocaman bir şerh düşelim: Gidip de içine şuruplar, kremalar, şekerler boca edilmiş o popüler kahve zinciri içeceklerini bu sınıfa sokarsak kendimizi kandırmış oluruz. Onlar artık kahve değil, bildiğiniz sıvılaştırılmış tatlı krizi.
Sonuçta bu fincanın dibini görene kadar kaç farklı kimyasal reaksiyondan geçiyoruz, bir düşünsenize. Bize iyi gelen, ruhumuzu doyuran, zihnimizi açan bu rutini tamamen hayatımızdan çıkarmak büyük haksızlık olur. Dozu kaçırmadan, kendi vücudunun sesini dinleyerek o kokunun peşinden gitmeli insan...
Kavrulmuş çekirdeklerin kimyası öyle göründüğü gibi basit bir kafein patlamasından ibaret değil tabii. İşin içinde klorojenik asitler, trigonellin ve melanoidinler gibi ciddi bir fitokimyasal kokteyl barındırıyor bu meret. Hücre bazında tam bir kalkan görevi görüyor desek yeri; hani şu vücudu paslandıran serbest radikaller var ya, işte onların canına okuyor.
Günde kaç fincan içmeli, ne zaman durmalı dersiniz? Literatür metabolik sendrom ve tip 2 diyabet riskini azalttığını bağıra bağıra söylese de, herkesin karaciğerindeki CYP1A2 enzim hızı aynı değil ki abi. Kimisi gece yarısı espressosunu çakar mışıl mışıl uyur, kimisi öğleden sonra iki yudum alsa sabaha kadar tavanı seyreder.
Kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri ise tam bir yılan hikayesi. Kısa vadede kan basıncını zıplattığı bir gerçek, kimse aksini iddia edemez. Ama uzun vadeli epidemiyolojik verilere baktığımızda, kahve müdavimlerinin damar esnekliğinin o kadar da kötü durumda olmadığını görüyoruz. Yani kalbi yoruyor mu yoksa koruyor mu sorusunun cevabı, tamamen sizin genetik piyangonuzda ne çıktığıyla alakalı.
Şu filtre kahve kağıtlarını yabana atmayın, gerçekten diyorum. Çekirdeğin içindeki kafestol ve kahweol adlı diterpenler, o incecik kağıt filtreye takılmadığı zaman doğrudan kan lipid profilinizi yukarı çekebiliyor. Fransız presiyle yapılan yoğun aromalı kahveler damakta şölen yaratıyor yaratmasına ama kolesterolü dert edenler için biraz riskli bir patika.
Kortizol eğrisini ıskalamamak lazım, burası çok önemli. Sabah saat 08:00 - 09:00 arası vücut zaten kendi uyanma hormonunu tavan yaptırmışken üzerine bir de sert bir americano çakmak... Sistem afallıyor, kendi üreteceği enerjiyi tembelliğe vuruyor. Bırakın vücut önce kendi kendine bir ayılsın, kahve saatini biraz daha kuşluk vaktine kaydırmak en mantıklısı.
Nörodejeneratif hastalıklara karşı resmen gizli bir ajan gibi çalışıyor bu sıvı. Parkinson ve Alzheimer riskini düşürdüğüne dair o kadar çok klinik çalışma birikti ki artık şüphe etmek yersiz. Beyindeki dopaminerjik sistemi sürekli tetikte tutuyor, sinapslar arası iletişimi canlı tutuyor.
Sütsüz ve şekersiz içilen o kara suyun yağ yakımını hızlandırdığı, termojenik etkiyi artırdığı da bilinen bir gerçek. Tabii buraya hemen kocaman bir şerh düşelim: Gidip de içine şuruplar, kremalar, şekerler boca edilmiş o popüler kahve zinciri içeceklerini bu sınıfa sokarsak kendimizi kandırmış oluruz. Onlar artık kahve değil, bildiğiniz sıvılaştırılmış tatlı krizi.
Sonuçta bu fincanın dibini görene kadar kaç farklı kimyasal reaksiyondan geçiyoruz, bir düşünsenize. Bize iyi gelen, ruhumuzu doyuran, zihnimizi açan bu rutini tamamen hayatımızdan çıkarmak büyük haksızlık olur. Dozu kaçırmadan, kendi vücudunun sesini dinleyerek o kokunun peşinden gitmeli insan...