Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Sürekli telefon ekranına bakma ihtiyacı, girilen şifreleri merak etme hali ve zihni kemiren o bitmek bilmeyen "Acaba?" sorusu... Bir kere sarsıldı mı o zemin, ayakların yere sağlam basması neredeyse imkansız hale geliyor ya. Şüphe denilen şey sinsice sızıyor araya, en ufak bir geç kalmayı bile devasa bir senaryoya dönüştürüyor insan kendi kafasında. Aslında karşı tarafla değil, tamamen kendi içindeki o huzursuzlukla savaşmaya başlıyorsun bir noktada. Diken üstünde yaşamak gibi bir şey bu, insanı içten içe kemirip bitiren yorucu bir süreç...
İletişim kurmak dedikleri şey sadece günün nasıl geçtiğini anlatmak değil ki abi. Hissettiklerini, seni nelerin ürküttüğünü, geçmişten getirdiğin o kırık dökük bagajları dürüstçe masaya koyabilmek mesele. Karşındakine "Ben şundan rahatsız oluyorum" diyebilmek, bunu söylerken de savunmaya geçilmeyeceğini bilmek... İki tarafın da kartları açık oynaması gerekiyor işte. Tam olarak bu açık yüreklilik iyileştiriyor süreçleri, üstünü örtmek değil.
Her adımda bir kanıt aramak, sürekli bir açığını yakalamaya çalışmak ilişkinin oksijenini tüketir vallahi. Bırak biraz nefes alsın o alan, her anını kontrol edemezsin ki kimsenin. Karşındakine özgürlük alanı tanıdıkça, onun gerçekten orada kalmayı seçip seçmediğini görürsün ancak. İpini çok sıktığın bir şey elinde kalır eninde sonunda, biraz serbest bırakmak lazım bazen...
Kendi değerini tamamen bir başkasının tutumuna bağladığında, o en ufak bir sallantıda bütün dünyan başına yıkılır. Önce dönüp bir kendine bakacaksın; ben bu ilişkide kendimi güvende hissetmek için neye ihtiyaç duyuyorum? Özsaygı yerinde duruyorsa, karşı tarafın hataları seni yok etmez, sadece bir karar aşamasına getirir. Kendi içindeki o boşluğu başkasıyla doldurmaya çalışmak, temeli olmayan binaya kat çıkmaya benziyor biraz...
Zaman, her şeyin ilacı derler ya, bu konuda gerçekten öyle. Bir günde yıkılan bir şeyi ertesi sabah sapasağlam bulmayı bekleyemezsin. Küçük, mütevazı ama istikrarlı adımlar gerekiyor; tutulan küçük sözler, zamanında gelen aramalar, net tavırlar... Büyük vaatler değil, gündelik hayatın o sıradan ama tutarlı ritmi iyileştirir zedelenen bağları. Beklemek sabır ister, acele ettikçe elindeki iplik daha da dolanır...
Eski defterleri açıp açıp durmak, geçmişteki bir hatayı her tartışmada temcit pilavı gibi öne sürmek ilişkideki o yarayı sürekli kanatır. Affetmeyi seçtiysen, gerçekten geride bırakmayı da göze alacaksın demektir. Hem "Seni affettim" deyip hem de her fırsatta o olayı hatırlatmak... Bu şekilde ne karşı taraf nefes alabilir ne de sen o şüphe cenderesinden çıkabilirsin.
Bazen de ne yaparsan yap, o kırılan pot pot kalır, yapıştırıcı tutmaz ya hani. Zorlamanın, kendini veya karşı tarafı yıpratmanın bir alemi var mı gerçekten? Zorla yürütülen bir süreç, iki tarafa da yükten başka bir şey getirmiyor maalesef. Bazen en sağlıklı adım, o güvenin bir daha inşa edilemeyeceğini kabullenip sakince kenara çekilmektir...
İletişim kurmak dedikleri şey sadece günün nasıl geçtiğini anlatmak değil ki abi. Hissettiklerini, seni nelerin ürküttüğünü, geçmişten getirdiğin o kırık dökük bagajları dürüstçe masaya koyabilmek mesele. Karşındakine "Ben şundan rahatsız oluyorum" diyebilmek, bunu söylerken de savunmaya geçilmeyeceğini bilmek... İki tarafın da kartları açık oynaması gerekiyor işte. Tam olarak bu açık yüreklilik iyileştiriyor süreçleri, üstünü örtmek değil.
Her adımda bir kanıt aramak, sürekli bir açığını yakalamaya çalışmak ilişkinin oksijenini tüketir vallahi. Bırak biraz nefes alsın o alan, her anını kontrol edemezsin ki kimsenin. Karşındakine özgürlük alanı tanıdıkça, onun gerçekten orada kalmayı seçip seçmediğini görürsün ancak. İpini çok sıktığın bir şey elinde kalır eninde sonunda, biraz serbest bırakmak lazım bazen...
Kendi değerini tamamen bir başkasının tutumuna bağladığında, o en ufak bir sallantıda bütün dünyan başına yıkılır. Önce dönüp bir kendine bakacaksın; ben bu ilişkide kendimi güvende hissetmek için neye ihtiyaç duyuyorum? Özsaygı yerinde duruyorsa, karşı tarafın hataları seni yok etmez, sadece bir karar aşamasına getirir. Kendi içindeki o boşluğu başkasıyla doldurmaya çalışmak, temeli olmayan binaya kat çıkmaya benziyor biraz...
Zaman, her şeyin ilacı derler ya, bu konuda gerçekten öyle. Bir günde yıkılan bir şeyi ertesi sabah sapasağlam bulmayı bekleyemezsin. Küçük, mütevazı ama istikrarlı adımlar gerekiyor; tutulan küçük sözler, zamanında gelen aramalar, net tavırlar... Büyük vaatler değil, gündelik hayatın o sıradan ama tutarlı ritmi iyileştirir zedelenen bağları. Beklemek sabır ister, acele ettikçe elindeki iplik daha da dolanır...
Eski defterleri açıp açıp durmak, geçmişteki bir hatayı her tartışmada temcit pilavı gibi öne sürmek ilişkideki o yarayı sürekli kanatır. Affetmeyi seçtiysen, gerçekten geride bırakmayı da göze alacaksın demektir. Hem "Seni affettim" deyip hem de her fırsatta o olayı hatırlatmak... Bu şekilde ne karşı taraf nefes alabilir ne de sen o şüphe cenderesinden çıkabilirsin.
Bazen de ne yaparsan yap, o kırılan pot pot kalır, yapıştırıcı tutmaz ya hani. Zorlamanın, kendini veya karşı tarafı yıpratmanın bir alemi var mı gerçekten? Zorla yürütülen bir süreç, iki tarafa da yükten başka bir şey getirmiyor maalesef. Bazen en sağlıklı adım, o güvenin bir daha inşa edilemeyeceğini kabullenip sakince kenara çekilmektir...