Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Sabah yataktan kalkıyorsun, sanki bütün gece taş taşımışsın gibi bir ağırlık... Vallahi billahi bazen insan sırf o yorganı üstünden atmaya üşeniyor. Hücresel düzeyde mitokondriyal disfonksiyon mu dersin, yoksa düpedüz melatonin dengesizliği mi, orası meçhul. Ama bir gerçek var ki, vücut adeta "ben bugün çalışmıyorum" diye grev yapıyor. Bir kahve çakıyorsun, geçici bir adrenerjik uyarımla gözler açılıyor gibi oluyor ama iki saat sonra hop, yine aynı dip dalgası. Hücrelerin ATP üretimi sekteye uğrayınca, istersen litrelerce kafein bas, nafile. Vücuttaki o kronik bitkinlik hali, aslında içeride bir yerlerde kimyasal bir şeylerin ters gittiğinin açık bir sinyali.
Kan değerlerine en son ne zaman baktırdın, mesela o meşhur ferritin seviyesi ne alemde? Demir eksikliği anemisi dediğimiz o sinsi durum, dokulara oksijen taşınmasını baltalayıp insanı yaşayan bir ölüye çevirebiliyor işte. Oksijen gitmeyince kaslar da kasılamıyor, beyin de sisleniyor, her şey bir bulutun arkasında kalıyor adeta. Yani öyle "bugün çok çalıştım ondan" deyip geçiştirmemek lazım. Bazen de sadece magnezyum eksikliğidir, kaslar gevşeyemez ve sürekli bir mikroskopik gerginlik... İnsan fark etmiyor bile ama o sürekli kasılma hali gün sonunda pilini tamamen bitiriyor adamın.
Beslenme çantasını bir açıp bakmalı, ne yiyoruz, ne içiyoruz gün boyu? Basit karbonhidratlar, ani glukoz dalgalanmaları yaratıp insanı önce göklere çıkarıyor, sonra bir anda yere çakıyor. İnsülin direnci dedikleri o meret geliştikçe, yediğin yemek enerjiye dönüşmek yerine direkt yağa gidiyor, hücre aç kalıyor aç! Hücre aç kalınca da beyin sürekli "yat uyu" sinyali gönderiyor haliyle. Şekerli bir şeyler atıştırınca o anlık gelen o sahte enerjiye aldanmamak lazım. Tam tahıllar, sağlıklı yağlar, proteinler dururken...
Abi yok, uyku kalitesi her şeyin başı, orası kesin. Melatonin hormonu tam olarak salgılanamadı mı, o sirkadiyen ritim bir kere şaştı mı, bittin. Gece ekran ışığına maruz kalmak, o mavi ışık belası pineal bezin canına okuyor. REM uykusunu alamadan, derin uyku evrelerine geçemeden geçirilen sekiz saat, aslında hiç uyumamış olmakla eşdeğer neredeyse. Sabah kalktığında ağzında o pas tadı, göz kapaklarında tonlarca yük... Bir de uyku apnesi falan varsa, yani gece nefesin kesiliyorsa farkında olmadan, zaten geçmiş olsun.
Hareketsizlik de bir o kadar acayip bir paradoks yaratıyor bünyede. İnsan hareket etmedikçe daha çok halsizleşiyor, enerji sarf etmedikçe enerji üretemez hale geliyor. Mitokondrileri çoğaltmanın, o hücresel fabrikaları çalıştırmanın yolu hafif tempolu yürüyüşlerden, aktif bir yaşamdan geçiyor oysa. "Yorgunum, nasıl yürüyeyim" diyorsun ama tam tersi, yürüdükçe o laktik asit dağılıyor, kan dolaşımı hızlanıyor. Kardiyovasküler sistem bir açılıyor, dokulara taze kan, taze oksijen pompalandıkça insan kendine geliyor yavaş yavaş.
Su içmeyi unutuyoruz bir de, gün boyu üç bardak çayla, iki fincan kahveyle günü bitirenler var aramızda. Dehidratasyon, yani vücudun susuz kalması, kan hacmini düşürüp kalbin daha çok yorulmasına sebep oluyor. Kan koyulaşıyor, damarlarda akması zorlaşıyor, organlara besin taşınması yavaşlıyor. Sırf bu yüzden bile insan kendini sürekli bir bitkisel hayattaymış gibi hissedebilir. Şöyle büyük bir bardak suyun içine belki biraz limon, belki bir çimdik kaya tuzu... Elektrolit dengesini yerine koymak bazen en pahalı takviyeden daha iyi gelebiliyor.
Psikolojik faktörler, o zihinsel yükler, anksiyete, bitmek bilmeyen o gelecek kaygısı... Kortizol hormonu sürekli zirvede geziyorsa, vücut hep bir "savaş ya da kaç" modundadır ve bu da inanılmaz bir enerji tüketimidir. Kronik stres, böbrek üstü bezlerini öyle bir sömürür ki, tıp dilinde adrenal yorgunluk dedikleri o noktaya varırsın. Kafanın içi hiç susmuyorsa, o yatakta sabaha kadar döner durursun işte. Bazen halsizliğin çaresi vitamin haplarında değil, o kafanın içindeki bazı defterleri kapatmaktadır...
Kan değerlerine en son ne zaman baktırdın, mesela o meşhur ferritin seviyesi ne alemde? Demir eksikliği anemisi dediğimiz o sinsi durum, dokulara oksijen taşınmasını baltalayıp insanı yaşayan bir ölüye çevirebiliyor işte. Oksijen gitmeyince kaslar da kasılamıyor, beyin de sisleniyor, her şey bir bulutun arkasında kalıyor adeta. Yani öyle "bugün çok çalıştım ondan" deyip geçiştirmemek lazım. Bazen de sadece magnezyum eksikliğidir, kaslar gevşeyemez ve sürekli bir mikroskopik gerginlik... İnsan fark etmiyor bile ama o sürekli kasılma hali gün sonunda pilini tamamen bitiriyor adamın.
Beslenme çantasını bir açıp bakmalı, ne yiyoruz, ne içiyoruz gün boyu? Basit karbonhidratlar, ani glukoz dalgalanmaları yaratıp insanı önce göklere çıkarıyor, sonra bir anda yere çakıyor. İnsülin direnci dedikleri o meret geliştikçe, yediğin yemek enerjiye dönüşmek yerine direkt yağa gidiyor, hücre aç kalıyor aç! Hücre aç kalınca da beyin sürekli "yat uyu" sinyali gönderiyor haliyle. Şekerli bir şeyler atıştırınca o anlık gelen o sahte enerjiye aldanmamak lazım. Tam tahıllar, sağlıklı yağlar, proteinler dururken...
Abi yok, uyku kalitesi her şeyin başı, orası kesin. Melatonin hormonu tam olarak salgılanamadı mı, o sirkadiyen ritim bir kere şaştı mı, bittin. Gece ekran ışığına maruz kalmak, o mavi ışık belası pineal bezin canına okuyor. REM uykusunu alamadan, derin uyku evrelerine geçemeden geçirilen sekiz saat, aslında hiç uyumamış olmakla eşdeğer neredeyse. Sabah kalktığında ağzında o pas tadı, göz kapaklarında tonlarca yük... Bir de uyku apnesi falan varsa, yani gece nefesin kesiliyorsa farkında olmadan, zaten geçmiş olsun.
Hareketsizlik de bir o kadar acayip bir paradoks yaratıyor bünyede. İnsan hareket etmedikçe daha çok halsizleşiyor, enerji sarf etmedikçe enerji üretemez hale geliyor. Mitokondrileri çoğaltmanın, o hücresel fabrikaları çalıştırmanın yolu hafif tempolu yürüyüşlerden, aktif bir yaşamdan geçiyor oysa. "Yorgunum, nasıl yürüyeyim" diyorsun ama tam tersi, yürüdükçe o laktik asit dağılıyor, kan dolaşımı hızlanıyor. Kardiyovasküler sistem bir açılıyor, dokulara taze kan, taze oksijen pompalandıkça insan kendine geliyor yavaş yavaş.
Su içmeyi unutuyoruz bir de, gün boyu üç bardak çayla, iki fincan kahveyle günü bitirenler var aramızda. Dehidratasyon, yani vücudun susuz kalması, kan hacmini düşürüp kalbin daha çok yorulmasına sebep oluyor. Kan koyulaşıyor, damarlarda akması zorlaşıyor, organlara besin taşınması yavaşlıyor. Sırf bu yüzden bile insan kendini sürekli bir bitkisel hayattaymış gibi hissedebilir. Şöyle büyük bir bardak suyun içine belki biraz limon, belki bir çimdik kaya tuzu... Elektrolit dengesini yerine koymak bazen en pahalı takviyeden daha iyi gelebiliyor.
Psikolojik faktörler, o zihinsel yükler, anksiyete, bitmek bilmeyen o gelecek kaygısı... Kortizol hormonu sürekli zirvede geziyorsa, vücut hep bir "savaş ya da kaç" modundadır ve bu da inanılmaz bir enerji tüketimidir. Kronik stres, böbrek üstü bezlerini öyle bir sömürür ki, tıp dilinde adrenal yorgunluk dedikleri o noktaya varırsın. Kafanın içi hiç susmuyorsa, o yatakta sabaha kadar döner durursun işte. Bazen halsizliğin çaresi vitamin haplarında değil, o kafanın içindeki bazı defterleri kapatmaktadır...