Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Aynanın karşısına geçip yeni dişlere şöyle bir bakmak var ya, insanı aniden on yaş gençleştiriyor resmen.
Yılların o yorgun gülüşü gitmiş, yerine film yıldızlarını kıskandıran pırıl pırıl inci taneleri gelmiş resmen.
Peki o ilk günkü büyü bozuluverince ne oluyor abi, hiç düşündünüz mü bunu?
Çünkü o porselenler, o yaprak laminalar öyle sandığınız gibi taştan yapılmadı, vallahi billahi pamuk ipliğine bağlı hepsi.
İlk birkaç gün o çiğneme provası tam bir kabus, et yiyemezsin, salatalık ısırırken içinden bir parça kopar sanki.
Neden mi? E diş etleri daha yeni kendine geliyor, o minik bıçak izleri, yapıştırıcı kimyasallar...
Hani doktor bey demişti ya "üç gün sert bir şey yok" diye, e sen gittin elma ısırdın çıt diye kırıldı gitti.
Yazık değil mi o kadar paraya, o kadar dökülen gözyaşına?
Sabah uykudan bir uyanıyorsun, çene kilitlenmiş gibi, sanki gece bütün stresi dişlere yüklemişsin.
Gıcırdatma dediğin bela zaten bu işin en büyük düşmanı, hani şıkır şıkır gülüyordun ya, hepsi o gece biter.
Gece plağını takmazsan sabah o aynadaki manzara seni ağlatır vallahi.
Diş ipi kullanmak artık lüks değil, hayati memat meselesi; o aralara kaçan et parçaları gün gelir başa bela olur.
Fırçayı öyle hoyratça bastırmak da neyin nesi, sanki bulaşık tenceresi ovuyorsun mübarek.
Yumuşak hareketler lazım, narin olmak lazım, sanki cam eşya taşıyorsun gibi düşün.
Sigara içenler için o kahve lekeleri var ya, daha ilk haftadan o beyazlığı sarartmaya başlar bile.
Kahve, çay, viski... Hepsi o yeni gülüşün en büyük celladı, kaçar mı hiç o pigmentler o pürüzsüz yüzeyden?
Asitli içecekler o yapıştırıcıları çözer resmen, kola tenekesini açarken iki kere düşüneceksin artık.
Hassasiyet dediğin o keskin sancı, buzlu su içerken beyninden vurulmuşa döndürür adamı.
Geçecek diyorlar ama ne zaman geçecek, insan bazen sabırsızlıktan duvarları tırmalıyor işte.
Yıllarca o çarpık dişlerle yaşamaya alışmış beyin, şimdi bu simetriye uyum sağlamakta zorlanıyor tabii.
Dil sürekli yeni dişlerin o keskin kenarlarında geziniyor, yara bere içinde kalıyor alt tarafı.
Gülümserken bile bir tuhaflık var, dudaklar henüz o yeni hacme alışamadı çünkü.
İşte tam bu noktada sabır devreye giriyor, hani o herkeste olmayan sabır var ya...
Kontrolleri aksatmamak gerek, "aman ne olacak iki dakikalık yol" deyip ektirmemek lazım o randevuları.
Çünkü hekim o minik kaymaları erken fark ederse kurtarır işi, yoksa elveda o binlerce dolarlık gülüşe.
İşin özü şu aslında; o dişler sadece estetik bir aksesuar değil, ağzının içindeki en hassas misafirler.
Onlara iyi bakmazsan, onlar da ilk fırsatta satar seni ortada bırakır öylece.
Yılların o yorgun gülüşü gitmiş, yerine film yıldızlarını kıskandıran pırıl pırıl inci taneleri gelmiş resmen.
Peki o ilk günkü büyü bozuluverince ne oluyor abi, hiç düşündünüz mü bunu?
Çünkü o porselenler, o yaprak laminalar öyle sandığınız gibi taştan yapılmadı, vallahi billahi pamuk ipliğine bağlı hepsi.
İlk birkaç gün o çiğneme provası tam bir kabus, et yiyemezsin, salatalık ısırırken içinden bir parça kopar sanki.
Neden mi? E diş etleri daha yeni kendine geliyor, o minik bıçak izleri, yapıştırıcı kimyasallar...
Hani doktor bey demişti ya "üç gün sert bir şey yok" diye, e sen gittin elma ısırdın çıt diye kırıldı gitti.
Yazık değil mi o kadar paraya, o kadar dökülen gözyaşına?
Sabah uykudan bir uyanıyorsun, çene kilitlenmiş gibi, sanki gece bütün stresi dişlere yüklemişsin.
Gıcırdatma dediğin bela zaten bu işin en büyük düşmanı, hani şıkır şıkır gülüyordun ya, hepsi o gece biter.
Gece plağını takmazsan sabah o aynadaki manzara seni ağlatır vallahi.
Diş ipi kullanmak artık lüks değil, hayati memat meselesi; o aralara kaçan et parçaları gün gelir başa bela olur.
Fırçayı öyle hoyratça bastırmak da neyin nesi, sanki bulaşık tenceresi ovuyorsun mübarek.
Yumuşak hareketler lazım, narin olmak lazım, sanki cam eşya taşıyorsun gibi düşün.
Sigara içenler için o kahve lekeleri var ya, daha ilk haftadan o beyazlığı sarartmaya başlar bile.
Kahve, çay, viski... Hepsi o yeni gülüşün en büyük celladı, kaçar mı hiç o pigmentler o pürüzsüz yüzeyden?
Asitli içecekler o yapıştırıcıları çözer resmen, kola tenekesini açarken iki kere düşüneceksin artık.
Hassasiyet dediğin o keskin sancı, buzlu su içerken beyninden vurulmuşa döndürür adamı.
Geçecek diyorlar ama ne zaman geçecek, insan bazen sabırsızlıktan duvarları tırmalıyor işte.
Yıllarca o çarpık dişlerle yaşamaya alışmış beyin, şimdi bu simetriye uyum sağlamakta zorlanıyor tabii.
Dil sürekli yeni dişlerin o keskin kenarlarında geziniyor, yara bere içinde kalıyor alt tarafı.
Gülümserken bile bir tuhaflık var, dudaklar henüz o yeni hacme alışamadı çünkü.
İşte tam bu noktada sabır devreye giriyor, hani o herkeste olmayan sabır var ya...
Kontrolleri aksatmamak gerek, "aman ne olacak iki dakikalık yol" deyip ektirmemek lazım o randevuları.
Çünkü hekim o minik kaymaları erken fark ederse kurtarır işi, yoksa elveda o binlerce dolarlık gülüşe.
İşin özü şu aslında; o dişler sadece estetik bir aksesuar değil, ağzının içindeki en hassas misafirler.
Onlara iyi bakmazsan, onlar da ilk fırsatta satar seni ortada bırakır öylece.