Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahları o canım boyozun, taptaze simidin kokusuna karşı koymak vallahi billahi büyük marifet, ama asıl mesele günün geri kalanında tabağa ne koyduğumuzda düğümleniyor. Toplum olarak sofrayı donatmayı severiz; fakat o renklerin dengesi, karbonhidratın proteinle evliliği ne alemde, oraya pek bakmıyoruz işte... Bir gün tamamen otçul kesilip ertesi gün etin dibine vurmakla olmuyor bu işler, vücut bizden istikrar bekliyor.
Haftalık mutfak alışverişine çıkarken listenin başına sebzeyi meyveyi yazıyoruz yazmasına da, eve gelince o yeşillikler dolabın alt gözünde boynunu bükünce içimiz cız etmiyor mu abi ya? Mevsiminde yenmeyen her domates, hormonlu her salatalık aslında geleceğimizden çaldığımız birer gün gibi sanki. Pazar tezgahlarındaki o canım renkleri tabağa eşit dağıtmayı bir becerebilsek, zaten işin yarısını çözmüş olacağız.
Günde iki litre su içilecek kuralını duymayan kalmadı, peki aranızda gerçekten o sürahiyi akşama kadar bitirebilen kaç kişi var? Çay, kahve içerek susuzluğumuzu geçiştirdiğimizi sanıyoruz ama vücut içeride feryat figan, kuraklıktan çatlayan topraklar gibi... Hücrelerin düzgün çalışması, o bitmek bilmeyen baş ağrılarının geçmesi için o bardağı masadan eksik etmemek gerekiyor.
Paketli gıdaların arkasındaki o upuzun, telaffuzu bile imkansız kimyasal isimleri okudukça insanın nutku tutuluyor, ne yediğimizi bilmediğimiz bir çağın tam ortasındayız maalesef. Raf ömrü uzasın diye içine doldurulan o katkı maddeleri, bizim ömrümüzden kısaltıyor desek yalan olmaz herhalde. Doğala, anne eli değmiş gibi olana yönelmek bu devirde bir lüks değil, resmen hayatta kalma mücadelesi...
Akşam saat sekizden sonra buzdolabının kapısını aşındıranlar topluluğu olarak acilen bir özeleştiri yapmamızın zamanı geldi de geçiyor bile. Gece yarısı yenilen o ağır yemeklerin, sabah uyanırken sırtımıza binen o tonlarca yükün müsebbibi olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz aslında. Mideyi dinlendirmek, ona biraz nefes aldırmak ertesi güne bomba gibi başlamanın en kestirme yolu.
Yağ dendiğinde köşe bucak kaçan, salatasını bile kupkuru yiyen o katı diyetçilerin kulaklarını biraz çınlatmak gerek sanki. Zeytinyağının o şifalı dokunuşundan, kuruyemişlerin içindeki o mucizevi yağlardan mahrum kalan bir bünyenin uzun süre ayakta kalması mümkün mü şurada? Önemli olan yağı hayatımızdan tamamen çıkarmak değil, kalitelisini seçip kararında tüketmeyi alışkanlık haline getirebilmek...
Haftalık mutfak alışverişine çıkarken listenin başına sebzeyi meyveyi yazıyoruz yazmasına da, eve gelince o yeşillikler dolabın alt gözünde boynunu bükünce içimiz cız etmiyor mu abi ya? Mevsiminde yenmeyen her domates, hormonlu her salatalık aslında geleceğimizden çaldığımız birer gün gibi sanki. Pazar tezgahlarındaki o canım renkleri tabağa eşit dağıtmayı bir becerebilsek, zaten işin yarısını çözmüş olacağız.
Günde iki litre su içilecek kuralını duymayan kalmadı, peki aranızda gerçekten o sürahiyi akşama kadar bitirebilen kaç kişi var? Çay, kahve içerek susuzluğumuzu geçiştirdiğimizi sanıyoruz ama vücut içeride feryat figan, kuraklıktan çatlayan topraklar gibi... Hücrelerin düzgün çalışması, o bitmek bilmeyen baş ağrılarının geçmesi için o bardağı masadan eksik etmemek gerekiyor.
Paketli gıdaların arkasındaki o upuzun, telaffuzu bile imkansız kimyasal isimleri okudukça insanın nutku tutuluyor, ne yediğimizi bilmediğimiz bir çağın tam ortasındayız maalesef. Raf ömrü uzasın diye içine doldurulan o katkı maddeleri, bizim ömrümüzden kısaltıyor desek yalan olmaz herhalde. Doğala, anne eli değmiş gibi olana yönelmek bu devirde bir lüks değil, resmen hayatta kalma mücadelesi...
Akşam saat sekizden sonra buzdolabının kapısını aşındıranlar topluluğu olarak acilen bir özeleştiri yapmamızın zamanı geldi de geçiyor bile. Gece yarısı yenilen o ağır yemeklerin, sabah uyanırken sırtımıza binen o tonlarca yükün müsebbibi olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz aslında. Mideyi dinlendirmek, ona biraz nefes aldırmak ertesi güne bomba gibi başlamanın en kestirme yolu.
Yağ dendiğinde köşe bucak kaçan, salatasını bile kupkuru yiyen o katı diyetçilerin kulaklarını biraz çınlatmak gerek sanki. Zeytinyağının o şifalı dokunuşundan, kuruyemişlerin içindeki o mucizevi yağlardan mahrum kalan bir bünyenin uzun süre ayakta kalması mümkün mü şurada? Önemli olan yağı hayatımızdan tamamen çıkarmak değil, kalitelisini seçip kararında tüketmeyi alışkanlık haline getirebilmek...