Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
İlk biberonu elime aldığımda hissettiğim o çaresizlik hissini dün gibi hatırlıyorum; sanki dünyanın en kırılgan camını tutuyordum ve en ufak bir hatamda her şey paramparça olacaktı. Hayat bazen insanı hiç hazır olmadığı savaş meydanlarına fırlatıveriyor işte, elinde sadece plastik bir şişeyle kalakalıyorsun. Cam mı olsun, plastik mi, yoksa şu yeni nesil silikonlar mı? Vallahi billahi insan delirecek gibi oluyor o mağaza raflarının önünde saatlerce dikilirken. Hangisi benim çocuğumu incitmez, hangisi onun o küçücük midesine gaz doldurmaz diye düşünmekten geceleri gözüme uyku girmediği zamanlar oldu. Cam sağlıktır der eskiler, ağırdır ama temizdir; gel gör ki o yorgunlukla elinden bir kaysa... Neyse, insanın içi cız ediyor düşününce bile.
Doğru emzik ucunu bulmak, bir insanın hayatındaki en büyük kumar listesine ilk sıradan girer, net. O minicik deliğin boyutu, akan sütün hızı... Şaka değil abi ya, resmen bir mühendislik harikası arıyorsun orada, altı üstü bir damla süt geçecek halbuki. Yavaş akışlı dedikleri o şeyi ilk denediğimizde çocuk resmen açlıktan çıldırdı, hani nerede bunun yavaşlığı, çocuk resmen havayı yutuyor! Hızlısını alsan bu sefer boğazına kaçacak, nefessiz kalacak korkusu sarıyor dört bir yanını. Deneme yanılma yoluyla ömrümüzden ömür gidiyor desem yeridir. Bırakın o markaların "anne memesine en yakın" pazarlama yalanlarını bir kenara, çocuk hangisini sevdiyse, hangisinde o huzurlu ritmi yakaladıysa en doğrusu odur, nokta.
Antikolik diye bir kelime icat etmişler, resmen modern çağın anne babaları soyma yöntemi, başka hiçbir şey değil. Gerçi hakkını yemeyeyim, o sancıyla kıvranan bir sabiyi görünce insan cüzdanını tamamen boşaltmaya bile razı oluyor, yeter ki o acı dinsin. O gaz valfleri, o garip borulu sistemler gerçekten işe yarıyor mu dersiniz, yoksa biz sadece vicdanımızı mı rahatlatıyoruz o paraları dökerken? Bazen sadece durup izlemek gerekiyor, çocuk emiyor mu yoksa o mekanizmayla savaş veriyor mu diye bakmak lazım. Kendi kendine gazını çıkaramayan o çaresiz bedene yardım edeyim derken, sırf markası havalı diye aldığın o koca şişeyle çocuğu daha da yormanın alemi yok.
Temizlik mevzusu tam bir karabasan, o daracık kıvrımların arasında kalan süt artıkları resmen birer saatli bomba gibi bekliyor orada. Bir keresinde o dibinde kalan ufacık lekeyi fark ettiğimde dünyam başıma yıkılmıştı, kendimi dünyanın en kötü ebeveyni gibi hissetmiştim. Kaynat babam kaynat, sterilizatörler, özel fırçalar, organik deterjanlar... Nereye kadar gidecek bu steril delilik, nereye kadar koruyabileceğiz onları bu dünyadan? Kolay temizlenen, geniş ağızlı modelleri seçmeyen herkes er ya da geç o lavabonun başında saçını başını yolacak, benden söylemesi.
Sonunda anlıyorsun ki, o gösterişli ambalajların, milyarlık reklamların hiçbir önemi yokmuş aslında. Önemli olan tek şey, gece yarısı o zifiri karanlıkta, gözünden uyku akarken bebeğinin o biberonu kavrayışındaki o mutlak teslimiyet ve güven hissi. İster en ucuzu olsun ister en pahalısı, eğer o küçücük gözler sana bakarak huzurla kapanıyorsa... Demek ki doğru olanı bulmuşsun, gerisi tamamen lafügüzaf.
Doğru emzik ucunu bulmak, bir insanın hayatındaki en büyük kumar listesine ilk sıradan girer, net. O minicik deliğin boyutu, akan sütün hızı... Şaka değil abi ya, resmen bir mühendislik harikası arıyorsun orada, altı üstü bir damla süt geçecek halbuki. Yavaş akışlı dedikleri o şeyi ilk denediğimizde çocuk resmen açlıktan çıldırdı, hani nerede bunun yavaşlığı, çocuk resmen havayı yutuyor! Hızlısını alsan bu sefer boğazına kaçacak, nefessiz kalacak korkusu sarıyor dört bir yanını. Deneme yanılma yoluyla ömrümüzden ömür gidiyor desem yeridir. Bırakın o markaların "anne memesine en yakın" pazarlama yalanlarını bir kenara, çocuk hangisini sevdiyse, hangisinde o huzurlu ritmi yakaladıysa en doğrusu odur, nokta.
Antikolik diye bir kelime icat etmişler, resmen modern çağın anne babaları soyma yöntemi, başka hiçbir şey değil. Gerçi hakkını yemeyeyim, o sancıyla kıvranan bir sabiyi görünce insan cüzdanını tamamen boşaltmaya bile razı oluyor, yeter ki o acı dinsin. O gaz valfleri, o garip borulu sistemler gerçekten işe yarıyor mu dersiniz, yoksa biz sadece vicdanımızı mı rahatlatıyoruz o paraları dökerken? Bazen sadece durup izlemek gerekiyor, çocuk emiyor mu yoksa o mekanizmayla savaş veriyor mu diye bakmak lazım. Kendi kendine gazını çıkaramayan o çaresiz bedene yardım edeyim derken, sırf markası havalı diye aldığın o koca şişeyle çocuğu daha da yormanın alemi yok.
Temizlik mevzusu tam bir karabasan, o daracık kıvrımların arasında kalan süt artıkları resmen birer saatli bomba gibi bekliyor orada. Bir keresinde o dibinde kalan ufacık lekeyi fark ettiğimde dünyam başıma yıkılmıştı, kendimi dünyanın en kötü ebeveyni gibi hissetmiştim. Kaynat babam kaynat, sterilizatörler, özel fırçalar, organik deterjanlar... Nereye kadar gidecek bu steril delilik, nereye kadar koruyabileceğiz onları bu dünyadan? Kolay temizlenen, geniş ağızlı modelleri seçmeyen herkes er ya da geç o lavabonun başında saçını başını yolacak, benden söylemesi.
Sonunda anlıyorsun ki, o gösterişli ambalajların, milyarlık reklamların hiçbir önemi yokmuş aslında. Önemli olan tek şey, gece yarısı o zifiri karanlıkta, gözünden uyku akarken bebeğinin o biberonu kavrayışındaki o mutlak teslimiyet ve güven hissi. İster en ucuzu olsun ister en pahalısı, eğer o küçücük gözler sana bakarak huzurla kapanıyorsa... Demek ki doğru olanı bulmuşsun, gerisi tamamen lafügüzaf.