Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Sıcak bir yaz günü, o ahşap sandalyede oturmak adeta bir işkenceye dönüşmüştü; ne sağa dönebiliyor ne sola kaçabiliyordu insan... İşte tam o anlarda başlar o sessiz, sinsi sızı. Herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle fısıldayamadığı o meşhur dert, yani basur memesi nasıl küçülür sorusu kafada dönüp durur. Vallahi billahi hayattan bezdirir insanı, yalan yok. Ama korkup köşeye çekilmek çare değil, aksine o bölgedeki kan akışını sakinleştirmek, dokuyu rahatlatmak gerekiyor. Ilık bir leğen suyun içine oturup sadece birkaç dakika nefes almak bile bazen mucizeler yaratabilir.
Sabahın köründe aktarın kapısında bekleyen o yaşlı amcanın yüzündeki çaresizliği hatırlıyorum; elinde bir kağıt parçasıyla öylece kalakalmıştı dördüncü yol ağzında... Aslında çözüm bazen o kadar da uzaklarda değil, hemen mutfak tezgahında duran bir şişe soğuk sıkım zeytinyağında gizli. O şişliği, o can acıtan sertliği yumuşatmak için doğanın sunduğu yağlardan destek almak akıllıca bir hamle olur. Dokuyu nemli tutmak, oradaki tahrişi azaltacaktır. Hani derler ya, sert rüzgarlar esince fidanı eğmek gerekir diye... Bizimki de o hesap işte, zorlamadan, nazikçe yaklaşmak lazım.
Ofisteki o bitmek bilmeyen toplantıda, saniyelerin geçmek bilmediği o sancılı saatlerde içinizden "keşke şimdi evde olsaydım" diye geçirdiğiniz anlar olmuştur mutlaka. Buz kompresi uygulamak, o yangın yerine dönen bölgeyi anında buz gibi bir kalkanla sakinleştirmek gibidir. Damarlar büzüşür, o zonklama hissi yavaş yavaş hafifler ve insan derin bir nefes alır. Tabii buzu doğrudan çıplak tene değdirmemek lazım abi ya, ince bir tülbente sarıp öyle uygulamak en doğrusu... Yoksa kaş yapayım derken göz çıkarma ihtimali var ki, hiç gerek yok şimdi buna.
Yemek masasında lifli yiyeceklere yer açmadığımız o her günün acısı, ertesi sabah banyoda bir hesaplaşma olarak geri dönüyor maalesef. Kayısılar, incirler, yulaf ezmeleri tabaklarda boy göstermeli ki sindirim sistemi bir saat gibi tıkır tıkır işlesin. Bağırsaklar rahatlayınca, o can sıkıcı baskı da kendiliğinden ortadan kalkıyor zaten. Ikınmayı, o bölgeye gereksiz yük bindirmeyi tamamen hayatımızdan çıkarmalıyız. Kendimize bu kötülüğü yapmaktan vazgeçtiğimiz gün, vücut zaten kendi kendini tamir etmeye başlayacak...
Sarı kantaron yağını parmak uçlarıyla o hassas bölgeye yavaşça yedirirken, insanın aklına binbir türlü eski zaman kocakarı ilacı geliyor ama... İnanın işe yarıyor, hücreleri yenileyen o kadim dokunuş şişliği de zamanla dize getiriyor. Düzenli olarak, bıkmadan usanmadan o bölgeyi temiz ve kuru tutmak her şeyin başı. Nemli kalan cilt her zaman mikrop kapmaya ve daha çok şişmeye meyillidir. O yüzden kurulama aşamasını asla es geçmemeli, her zaman pamuklu kumaşları tercih etmeliyiz. İşin sırrı biraz da bu küçük, önemsiz gibi görünen detaylarda saklı aslında.
Sabahın köründe aktarın kapısında bekleyen o yaşlı amcanın yüzündeki çaresizliği hatırlıyorum; elinde bir kağıt parçasıyla öylece kalakalmıştı dördüncü yol ağzında... Aslında çözüm bazen o kadar da uzaklarda değil, hemen mutfak tezgahında duran bir şişe soğuk sıkım zeytinyağında gizli. O şişliği, o can acıtan sertliği yumuşatmak için doğanın sunduğu yağlardan destek almak akıllıca bir hamle olur. Dokuyu nemli tutmak, oradaki tahrişi azaltacaktır. Hani derler ya, sert rüzgarlar esince fidanı eğmek gerekir diye... Bizimki de o hesap işte, zorlamadan, nazikçe yaklaşmak lazım.
Ofisteki o bitmek bilmeyen toplantıda, saniyelerin geçmek bilmediği o sancılı saatlerde içinizden "keşke şimdi evde olsaydım" diye geçirdiğiniz anlar olmuştur mutlaka. Buz kompresi uygulamak, o yangın yerine dönen bölgeyi anında buz gibi bir kalkanla sakinleştirmek gibidir. Damarlar büzüşür, o zonklama hissi yavaş yavaş hafifler ve insan derin bir nefes alır. Tabii buzu doğrudan çıplak tene değdirmemek lazım abi ya, ince bir tülbente sarıp öyle uygulamak en doğrusu... Yoksa kaş yapayım derken göz çıkarma ihtimali var ki, hiç gerek yok şimdi buna.
Yemek masasında lifli yiyeceklere yer açmadığımız o her günün acısı, ertesi sabah banyoda bir hesaplaşma olarak geri dönüyor maalesef. Kayısılar, incirler, yulaf ezmeleri tabaklarda boy göstermeli ki sindirim sistemi bir saat gibi tıkır tıkır işlesin. Bağırsaklar rahatlayınca, o can sıkıcı baskı da kendiliğinden ortadan kalkıyor zaten. Ikınmayı, o bölgeye gereksiz yük bindirmeyi tamamen hayatımızdan çıkarmalıyız. Kendimize bu kötülüğü yapmaktan vazgeçtiğimiz gün, vücut zaten kendi kendini tamir etmeye başlayacak...
Sarı kantaron yağını parmak uçlarıyla o hassas bölgeye yavaşça yedirirken, insanın aklına binbir türlü eski zaman kocakarı ilacı geliyor ama... İnanın işe yarıyor, hücreleri yenileyen o kadim dokunuş şişliği de zamanla dize getiriyor. Düzenli olarak, bıkmadan usanmadan o bölgeyi temiz ve kuru tutmak her şeyin başı. Nemli kalan cilt her zaman mikrop kapmaya ve daha çok şişmeye meyillidir. O yüzden kurulama aşamasını asla es geçmemeli, her zaman pamuklu kumaşları tercih etmeliyiz. İşin sırrı biraz da bu küçük, önemsiz gibi görünen detaylarda saklı aslında.