Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Metobolik çöpün o loş dehlizlerinde yüz trilyonluk bir ordu uyanıyor şimdi, farkında mısın bile... Besin liflerinin o çözünmez selüloz zincirleri ince bağırsaktan süzülüp kalın bağırsağın asitli dehlizlerine ulaştığında, oradaki Bacteroidetes ve Firmicuteler adeta bir kıyamet senaryosu yazar, yani anlıyorsun ya, içeride büyük bir savaş var.
Enterik sinir sisteminin o karmaşık nöron ağları, vagus siniri üzerinden doğrudan beyne emir yağdırırken, sen hala kahveyle geçiştiriyorsun o sabahı... Serotonin üretiminin yüzde doksanının o kıvrım kıvrım villusların arasında gerçekleştiğini kaç kere söylediler sana, vallahi billahi insan kendi bedenine bu kadar yabancı olmamalı.
Kısa zincirli yağ asitlerinden propiyonik asit ve bütirat molekülleri mukozal bariyeri onarmaya çalışırken, yediğin o işlenmiş trans yağlar söküp atıyor bütün kaleleri... Hücre duvarındaki zonulin proteinleri gevşeyip sızdıran bağırsak sendromu kapıyı çaldığında, sistemik inflamasyon dediğimiz o korkunç yangın bütün damarlarını sarıyor...
Fermente gıdalardaki canlı laktik asit bakterileri, kefirdeki Lactobacillus kolonileri o epitel hücrelerine tutunmak için can verirken, sen şekeri dayıyorsun üstüne tabak tabak... Probiyotikler yetmez, o bakterileri besleyecek inülin ve dirençli nişasta gibi prebiyotik substratlar olmadan o ordu açlıktan birbirini yer, abi ya bu işin şakası yok hakikaten.
Sitokin fırtınalarının bağışıklık sistemini tahrip ettiği o karanlık gecelerde, kolon florandaki çeşitlilik kaybı seni sadece fiziksel değil ruhsal olarak da o dipsiz kuyulara yuvarlar... Laktobasillerin ve bifidobakterilerin ürettiği postbiyotikler, endotoksinlerin kana karışmasını engellemek için paralanırken, sen hala neyi bekliyorsun ki...
Enterik sinir sisteminin o karmaşık nöron ağları, vagus siniri üzerinden doğrudan beyne emir yağdırırken, sen hala kahveyle geçiştiriyorsun o sabahı... Serotonin üretiminin yüzde doksanının o kıvrım kıvrım villusların arasında gerçekleştiğini kaç kere söylediler sana, vallahi billahi insan kendi bedenine bu kadar yabancı olmamalı.
Kısa zincirli yağ asitlerinden propiyonik asit ve bütirat molekülleri mukozal bariyeri onarmaya çalışırken, yediğin o işlenmiş trans yağlar söküp atıyor bütün kaleleri... Hücre duvarındaki zonulin proteinleri gevşeyip sızdıran bağırsak sendromu kapıyı çaldığında, sistemik inflamasyon dediğimiz o korkunç yangın bütün damarlarını sarıyor...
Fermente gıdalardaki canlı laktik asit bakterileri, kefirdeki Lactobacillus kolonileri o epitel hücrelerine tutunmak için can verirken, sen şekeri dayıyorsun üstüne tabak tabak... Probiyotikler yetmez, o bakterileri besleyecek inülin ve dirençli nişasta gibi prebiyotik substratlar olmadan o ordu açlıktan birbirini yer, abi ya bu işin şakası yok hakikaten.
Sitokin fırtınalarının bağışıklık sistemini tahrip ettiği o karanlık gecelerde, kolon florandaki çeşitlilik kaybı seni sadece fiziksel değil ruhsal olarak da o dipsiz kuyulara yuvarlar... Laktobasillerin ve bifidobakterilerin ürettiği postbiyotikler, endotoksinlerin kana karışmasını engellemek için paralanırken, sen hala neyi bekliyorsun ki...