Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahları yataktan kalktığınız o ilk anı bir düşünün. Aynaya bakıp da kendinize bile yaklaşmak istemediğiniz o keskin, hani nasıl derler, insanın neşesini kaçıran o koku... Tıp dünyası buna halitosis diyor ama biz doğrudan söyleyelim: Ağız kokusu. Çoğu zaman gece boyunca kuruyan tükürük bezlerinin ve ağızda kalan mikroskobik yemek artıklarının bir araya gelip çıkardığı o kaçınılmaz fatura bu. Vücudun biyolojik saatinin, gece mesaisinde ürettiği doğal bir atık gaz salınımı olarak da görebilirsiniz durumu. Birçok insan bunu sadece o anlık bir sabah şanssızlığı sanıyor, oysa mesele bazen çok daha derine, sistemik bir probleme uzanıyor işte...
Dişlerinizi günde üç defa fırçalıyor olabilirsiniz, hatta en pahalı ağız bakım sularını da market sepetine eklemişsinizdir ama yine de o koku gitmiyordur. Neden biliyor musunuz? Çünkü fırçanın ulaşamadığı o derin anatomik ceplerde, özellikle de dilin o pürüzlü arka yüzeyinde yaşayan anaerobik bakteriler var. Oksijensiz ortamı çok seven bu canlılar, protein kalıntılarını parçalayarak bildiğiniz kükürt gazı üretiyorlar. Vallahi billahi ne yaparsanız yapın, o dilin arkasını özel bir aparatla temizlemediğiniz sürece o gizli fabrikayı kapatamazsınız. Yani işin özü, temizlik yaptığımızı sanırken aslında sadece vitrini parlatıyor, asıl kiri halının altına süpürüyoruz gibi bir durum çıkıyor ortaya.
Peki ya midemiz bu işin neresinde, asıl suçlu o olabilir mi? Toplumda genel bir kanı vardır, "Ağzın kokuyorsa miden açtır ya da miden hastadır" derler. Resmi tıbbi veriler bize bu durumun aslında sanıldığı kadar yüksek bir orana sahip olmadığını, mide kaynaklı kokuların genel toplamın sadece yüzde onunu oluşturduğunu gösteriyor. Ha, reflünüz varsa, midenizin o kapakçık sistemi görevini tam yapmıyorsa ve asit yukarı doğru tırmanıyorsa işler değişir tabii... O zaman o ekşi, insanı rahatsız eden koku kaçınılmaz oluyor. Yine de hemen suçu mideye atıp gastroenteroji kliniklerinin kapısını çalmadan önce, ağız içindeki o küçük detayları iyice incelemek gerekiyor.
Bazen de ne yapsanız olmaz, çünkü vücut içeride başka bir savaş veriyordur ve siz farkında değilsinizdir. Mesela sinüzit, hani şu geçmek bilmeyen geniz akıntıları var ya... Üst solunum yollarında biriken o iltihaplı sıvı, boğazın arkasına doğru yavaş yavaş sızdığı zaman inanılmaz ağır bir koku tabakası oluşturur. İster fırçalayın, ister nane çiğneyin, o kronikleşmiş bademcik taşları veya sinüs enfeksiyonu orada durdukça o koku gitmez, gidemez. Aslında vücut size sinüslerde bir tıkanıklık olduğunu, içeride bir yerlerin düzgün havalanmadığını anlatmaya çalışıyordur bir bakıma.
Beslenme alışkanlıkları ve gün içinde tüketilen sıvılar da bu işin tam merkezinde oturuyor aslında. Mesela saatlerce bilgisayar başında çalışıp hiç su içmeyen, onun yerine sürekli kahve tüketen birini düşünelim. Kahve ve çay, içerdikleri bileşikler nedeniyle ağız kuruluğunu inanılmaz derecede artırır. Tükürük salgısı azaldığı an, ağız içi o doğal temizleme mekanizmasını kaybeder ve bakteriler için adeta bir bayram yeri başlar. Şekersiz sakız çiğnemek ya da yanınızda sürekli bir sürahi su bulundurmak, öyle çok büyük bütçeler gerektirmeyen ama o kuruluğu anında yok eden en pratik çözümdür abi ya...
Diş eti hastalıkları ise bu hikayenin en sinsi, en arkadan vuran aktörleridir diyebiliriz. Dişlerinizin arasında kalan ve zamanla sertleşerek tartara dönüşen o yapılar, bakteriler için mükemmel birer sığınak haline gelir. Diş etinde başlayan o hafif kanamalar ve sonrasındaki geri çekilmeler, kokunun kaynağını doğrudan besleyen organik bir süreç başlatır. Eğer dişinizi fırçalarken tükürdüğünüzde o pembeliği görüyorsanız, bilin ki içeride bir yerlerde gizli bir yangın var ve o yangının dumanı da ağız kokusu olarak dışarı vuruyor. Bir profesyonel diş temizliği yaptırmak, bazen yıllardır çözemediğiniz o kokuyu bir saatte bıçak gibi kesebilir.
Sonuçta bu durum sadece sosyal bir çekince ya da estetik bir problem değil, doğrudan vücudun iç dengesinden gelen net bir sinyal. Eğer tüm hijyen kurallarına uymanıza rağmen o koku bir türlü geçmiyorsa, belki de bir diş hekiminin koltuğuna oturma vakti çoktan gelmiştir...
Dişlerinizi günde üç defa fırçalıyor olabilirsiniz, hatta en pahalı ağız bakım sularını da market sepetine eklemişsinizdir ama yine de o koku gitmiyordur. Neden biliyor musunuz? Çünkü fırçanın ulaşamadığı o derin anatomik ceplerde, özellikle de dilin o pürüzlü arka yüzeyinde yaşayan anaerobik bakteriler var. Oksijensiz ortamı çok seven bu canlılar, protein kalıntılarını parçalayarak bildiğiniz kükürt gazı üretiyorlar. Vallahi billahi ne yaparsanız yapın, o dilin arkasını özel bir aparatla temizlemediğiniz sürece o gizli fabrikayı kapatamazsınız. Yani işin özü, temizlik yaptığımızı sanırken aslında sadece vitrini parlatıyor, asıl kiri halının altına süpürüyoruz gibi bir durum çıkıyor ortaya.
Peki ya midemiz bu işin neresinde, asıl suçlu o olabilir mi? Toplumda genel bir kanı vardır, "Ağzın kokuyorsa miden açtır ya da miden hastadır" derler. Resmi tıbbi veriler bize bu durumun aslında sanıldığı kadar yüksek bir orana sahip olmadığını, mide kaynaklı kokuların genel toplamın sadece yüzde onunu oluşturduğunu gösteriyor. Ha, reflünüz varsa, midenizin o kapakçık sistemi görevini tam yapmıyorsa ve asit yukarı doğru tırmanıyorsa işler değişir tabii... O zaman o ekşi, insanı rahatsız eden koku kaçınılmaz oluyor. Yine de hemen suçu mideye atıp gastroenteroji kliniklerinin kapısını çalmadan önce, ağız içindeki o küçük detayları iyice incelemek gerekiyor.
Bazen de ne yapsanız olmaz, çünkü vücut içeride başka bir savaş veriyordur ve siz farkında değilsinizdir. Mesela sinüzit, hani şu geçmek bilmeyen geniz akıntıları var ya... Üst solunum yollarında biriken o iltihaplı sıvı, boğazın arkasına doğru yavaş yavaş sızdığı zaman inanılmaz ağır bir koku tabakası oluşturur. İster fırçalayın, ister nane çiğneyin, o kronikleşmiş bademcik taşları veya sinüs enfeksiyonu orada durdukça o koku gitmez, gidemez. Aslında vücut size sinüslerde bir tıkanıklık olduğunu, içeride bir yerlerin düzgün havalanmadığını anlatmaya çalışıyordur bir bakıma.
Beslenme alışkanlıkları ve gün içinde tüketilen sıvılar da bu işin tam merkezinde oturuyor aslında. Mesela saatlerce bilgisayar başında çalışıp hiç su içmeyen, onun yerine sürekli kahve tüketen birini düşünelim. Kahve ve çay, içerdikleri bileşikler nedeniyle ağız kuruluğunu inanılmaz derecede artırır. Tükürük salgısı azaldığı an, ağız içi o doğal temizleme mekanizmasını kaybeder ve bakteriler için adeta bir bayram yeri başlar. Şekersiz sakız çiğnemek ya da yanınızda sürekli bir sürahi su bulundurmak, öyle çok büyük bütçeler gerektirmeyen ama o kuruluğu anında yok eden en pratik çözümdür abi ya...
Diş eti hastalıkları ise bu hikayenin en sinsi, en arkadan vuran aktörleridir diyebiliriz. Dişlerinizin arasında kalan ve zamanla sertleşerek tartara dönüşen o yapılar, bakteriler için mükemmel birer sığınak haline gelir. Diş etinde başlayan o hafif kanamalar ve sonrasındaki geri çekilmeler, kokunun kaynağını doğrudan besleyen organik bir süreç başlatır. Eğer dişinizi fırçalarken tükürdüğünüzde o pembeliği görüyorsanız, bilin ki içeride bir yerlerde gizli bir yangın var ve o yangının dumanı da ağız kokusu olarak dışarı vuruyor. Bir profesyonel diş temizliği yaptırmak, bazen yıllardır çözemediğiniz o kokuyu bir saatte bıçak gibi kesebilir.
Sonuçta bu durum sadece sosyal bir çekince ya da estetik bir problem değil, doğrudan vücudun iç dengesinden gelen net bir sinyal. Eğer tüm hijyen kurallarına uymanıza rağmen o koku bir türlü geçmiyorsa, belki de bir diş hekiminin koltuğuna oturma vakti çoktan gelmiştir...